mustafa kemalin gittigi okul semsi efendi okulu ... yahudilerin gittigi okuldur yahudi okuluna gitmek icin ya yahudi yada mason osmanli din karsiti ajan olmalisin baska turlu giremezsin bu bir nezi gizli bi tarikattir onlar deccalin bekcisidir deccal gelince rahat etmesi icin duzen hazirlayan insanlardir bir nevi din (islam) dusmanlaridir... ha deccal kimdir arastirin derim gelmesi yakin butun alametler gerceklesti kuryruklu yildin en buyuk orneyidir.
Arama sonucunda 31 adet mesaj bulundu
Başbuğ ****** yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşinın önemli aşamaları - Paz Şub. 14, 2010 4:54 am
Başbuğ ****** yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşinın önemli aşamaları şunlardır:
Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşi, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.
Cumhuriyet kadrosu - Paz Şub. 14, 2010 4:52 am
Cumhuriyet kadrosu
Fethi okyar
Rauf orbay
Refet bele pasa
Ali ihsan sabis paşa
MECLİŞ BASKANI :Kazım özalp paşa
MECLİŞ BASKANI Abdulhalik Renda
BAŞBAKAN Hasan Saka
İÇİŞLERİ BAKANI Şükrü Kaya ve Mehmet Cemil Ubaydın
MİLLİ EGİTİM Raşit Galib.. Hasanali Yücel
EKONOMİ BAKANI Sırrı Bellioglu
MİLLETVEKİLLERİ Cevat Abbas.. Atif bey.. Edip Sever Tör Yunus Nadi .Resit Saffet Atabinen ..Menduh Şevket Esendal Hilmi Ural Tevik Fikret Silay ..Ahmed Agaoglu
ANKARA VALİSİ Nevzat Tandogan
BELEDİYE BAŞKANI Süleyman Asaf İlbay
İSTANBUL VALİLERİ Multin Üstündag.. Lutfi kırdar
DANIŞTAY BAŞKANI Mustafa Raşit Mimaroglu
JANDARMA GENEL KOMUTANI Galib Paşa
İSTİKLAL MAHKEMESI BAŞKANI Necip Ali kücükağa
AMİRAL Mehmet Ali Paşa
******ün ilk 4.dönem başkanları MASON
Yapılan devrimler - Paz Şub. 14, 2010 4:51 am
****** Türkiye'yi "Çagdas uygarlık düzeyi üzerine çikarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:
1. Siyasal Devrimler:
Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922)
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
2. Toplumsal Devrimler:
Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü(1925-1931)
3. Hukuk Devrimi :
Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çikarilarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)
4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
Ögretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
Üniversite ögreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Güzel sanatlarda yenilikler
5. Ekonomi Alanında Devrimler:
Aşârın kaldırılması
Çiftçinin özendirilmesi
Örnek çiftliklerin kurulması
Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çikarilarak sanayi kuruluşlarının kurulması
I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması
semsi HAYATI detaylı - Paz Şub. 14, 2010 4:49 am
Türkiye’yi yönetirken ve çagdas medeniyet seviyesine ulaştırmak istediği Türk milletine önderlik ederken eğitim, ögretim ve ögretmenlere çok önem veren ve özel bir ilgi gösteren ******’ün yetişmesinde, görmüş olduğu eğitim ve ögretim yanında ders aldığı ögretmenlerinin de yeri ve rolü büyüktür. Onun ilk ve orta ögrenimindeki ögretmenleri arasında ilkokul ögretmeni şemsi Efendi, askerî rüşdiyedeki Fransızca ögretmeni Yüzbaşi Nakiyüddin Bey, askerî idadideki kitabet ögretmeni Mehmet Asım Efendi, tarih ögretmeni Topçu Kolağası Mehmet Tevfık Bey (1 )ile askerî rüşdiyedeki ögretmeni Osman Tevfık Bey (2 )hatýra başta gelen isimlerdir.
Her insan gibi ******’ün de fikir yapısının oluşmasında ilk etkide bulunanlar, ailesi ve ögretmenleri olmuştur (3). İşte bu ögretmenlerin birincisi olan şemsi Efendi, Türk eğitiminde başardığı işler yanında, çocuklugundan itibaren onun hayatına yön vermesi bakımından da büyük bir öneme sahiptir.
şemsi Efendi’nin hayat hikâyesinin yazılmasının bir ihtiyaç olduğunu ilk defa 1943 yılında Ali Canib Yöntem ifade etmiş
(4 )olmakla beraber onunla ilgili ilk biyografik bilgilere daha 1912’de Osman şevki Efendi’nin neşrettiği bir ders kitabında rastlanır(5). Bundan sonra 1938’de Emekli Korgeneral Galip Pasiner, şemsi Efendi ile ilgili hatýralarýný bir gazetede yayınlamıştır (6.) Osman şevki Efendi’den hareketle Faik Reşit Unat 1963’te, herhangi bir dipnotu vermeksizin ve ismail Eren ise 1967’de Osman şevki’yi belirterek birer makale kaleme almışlardır(7). Son olarak da 1981 yýlýnda Yahya Akyüz, Pasiner ve Unat’ın ifadelerini esas alarak bir senteze varmaya çalismistir (8). Ancak şemsi Efendi ile alâkalı söz konusu makalelerde arşiv belgelerine ve salnamelere hiç yer verilmemiştir.
Bu yazıda resmî belge ve yayınlar yanısıra diðer kaynaklardan da yararlanma yoluna gidilmek suretiyle hem şemsi Efendi’nin hayat hikâyesi ve eğitimci kişiliği, hem de ******’ün ilk eğitimini nasıl bir ögretmen ve okuldan almıx olduğu daha açık bir biçimde ortaya konmaya çalisilacaktir.
HAYATI
şemsi Efendi, 1852 yılı civarında doðdu. Fakir bir ailenin çocugu olarak o, eğitim ve ögrenimi süresince karşilaştığı her türlü güçlükle mücadele etmesini bilmiş ve önce ilköğrenimini ardından da 1867 yılında 15 yaşlarında iken Tanzimat döneminin modern eğitim kurumlarından biri olan rüşdiyeyi (Selanik Rüşdiyesi) (9 ) başarıyla bitirerek ortaöğrenimini tamamladı
(10.)
Ailesine malî katkıda bulunmak isteyen şemsi, bir dükkânda çalismaya başladı. Bununla yetinmedi. Dükkânda çalismasi yanısıra rüşdiyeye devam edemeyenlere hususi dersler vermek suretiyle, Selanik’te ilk özel halk dershanesini kurmuş oldu “.
Arapça ve Farsça yanında Fransızca da ögrenen şemsi Efendi (12), 1869-1871 yıllarında Aynaroz’da gümrük idaresinde kâtip olarak çalisti ve 1871’den itibaren de Selanik’te yeni açılan bir yabancı özel okulda Türkçe ögretmenligi yapmaya başladı. Ecnebi okuldaki çalismasi onun hayatında bir dönüm noktası teþkil etti. Nitekim burada çalistigi sürece çesitli gözlem ve temaslarda bulundu. Okuldaki çalisma ortamının mükemmelliği meslekî yönden ufkunu genişletti (13). Bu çalismasi esnasında onda, benzer şartlar ve yeni metodlarla Türk ögrencilerine ögretmenlik yapmak üzere bir ilkokul açma fikri doðdu.
1869 tarihli maarif nizâmnâmesinin 129. ve 130. maddeleri ecnebi ve gayr-ı müslim tebaa yanında müslüman Türklere de özel okul açma imkânı tanımaktaydı (14). şemsi Efendi, bu imkândan yararlanarak bir ilkokul açma girişiminde bulundu. Kendisini bu konuda bazı ögrenci velilerinin teşvik etti ve birkaç meslekdayı destekledi. O, halktan topladığı ianelerle işe koyuldu (15.) Selanik Maarif Müdürü Radoviçli Mustafa Bey’in yardımlarýıla kendisine yeni bir okul açmas ıiçin ruhsat verildi ve bir de bina tahsis edildi. şemsi Efendi, 1872 yılında Selanik şehrinin Sabri Paşa Caddesi’ndeki Çarsamba Dergâhı adlı bir tekkenin karşisında bulunan tek katlı küçük bir binada okulunu açarak hizmete soktu. Daha sonra o, meslekdaşi Abdi Kâmil Efendi’yi ögretim kadrosuna dahil etti ve genişlettiği okuluna şemsi Efendi Mektebi adını verdi (16.)
şimdiki bilgilere göre şemsi Efendi Mektebi, Cemiyet-i Tedrîye-i İslâmiye tarafından 1865 yılında İstanbul’da açılmış olan mektepten (17) sonra, bir Türk tarafından Osmanlı memleketinde kurulan ilk özel okul olma özelligini taşimaktadır.!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
şemsi Efendi’nin açtığı okul uzun ömürlü olmadı. Ancak kendisi, kapanan her okulunun ardından bir yenisini açmaya çalisti. Bu arada Selanik’te kendisi gibi şöhret kazanmış bir eğitimci olan İsmail Hakkı Efendi ile beraber, Aktarönü’nde harap bir mescidi tamir ettirip okul haline getirdiler. Bu iki eğitimcinin beraberliği uzun sürmedi ve İsmail Hakkı Efendi, muhtemelen bir anlaşmazlık sonunda ortaklıktan ayrılıp yeni bir okul açtı (18.)
şemsi ve İsmail Hakkı Efendilerin okulları, Selanik’te 1879 yılında ögretime başlayan Mekteb-i Terakki adlı özel eğitim kurumunun açılmasında etkili olduğu gibi her ikisi de adı geçen okulun kuruluşunda görev aldılar. Aynı mektebin kadrosunda bir ara bu iki arkadaştan ilki ögretmen, ikincisi ise hem muallim ve hem de müdür olarak bulunmuştur (19.)
şemsi Efendi, 1880 yılı civarında açılan şemsti’l-malaria
(20 )adlı özel okulu idare etmek üzere çagirildigi İstanbul’a gitti. Ancak yaptığı görüşmeler olumlu bir sonuç vermeyince Selânik’e geri döndü (21.)
şemsi Efendi’nin kurduðu özel okulların idari işleri, yalnız kurucu idarecilerin varlığına bağlý idi. Bu tür okulların genişletilmesi güç olduğu gibi yönetimi de zordu (22.) Bunun başlýca sebepleri arasında malî imkânsızlıklar ve kaliteli ögretmenlerin azlığı sayılabilir. Aynı hususta kendisinin geçimsiz bir kimse olmasının (23) da rolü olabileceğini unutmamak gerekir. Bu bakýımdan şemsi Efendi, kurduğu okulları uzun süreli devam ettirmedi. Ancak ögretmenlik mesleğine olan bağlılığı ve çocuklara duyduğu sevgi ve şefkat sonucu yılmadan yenilerini hizmete sokmayı baþşardı. Nitekim ******’ün ilkokula başladığı 1887 yılı civarında, şemsi Efendi’nin bu okulunu yeni açmış olduğu anlaşilmaktadır (24.)
H. 131 i/M. 15 Temmuz 1893-4 Temmuz 1894 tarihinde, şemsi Efendi Selanik’teki Ravza-i Ta’lîm Mektebi’nin kurucusu olarak görülmektedir (25). Lâkin bu okulun da faaliyeti kısa sürmüş olmalıdır. Zira sonraki yıllarda, şemsi fendi, 1885 yılından beri Selanik’te ileri düzeyde ve çagdas anlam-da bir eğitim ve ögretim hizmeti veren Feyziye Mektebihde (26 )ögretmenlik yapmaya başladı. Buranın ilkokul kısmı olan Mekteb-i Feyz-i Sıbyânın Hey’et-i Tednsiyesmac yani ögretim kadrosunda, H. 1312 / M. Temmuz 1894 - 23 Haziran 1895 ve H. 1313 / M. 24 Haziran 1895 – II Haziran 1896 tarihlerinde, ‘Akâ’id-i Dînîye ve Kırâ’at Mu’allimi olarak görev yapmıþtır (27.) Daha sonra o, H. 1315/M. 2 Haziran 1897 - 21 Mayýs 1898 ve H. 1316/M. 22 mayıs 1898 - 11 Mayıs 1899 yıllarında aynı okulda, Tatbîkât-ı ‘Arabiye Mu’aUimi (28 )ve H. 1325/M. 14 şubat 1907 - 3 şubat 1908’de söz konusu mektebin inâs kısmında yani kızlar bölümünde sadece mu’allim olarak görülmektedir (29.)
şemsi Efendi’nin Selanik’teki ögretmenligi, Balkan harbine kadar devam etti. Bu şehrin 8 Kasým 1912’de Yunan kuvvetlerine teslim olması üzerine, şemsi Efendi, altmış yıl kadar yaşamış olduğu memleketinden ayrılmak ve İstanbul’a göç etmek mecburiyetinde kaldı. O, yerleştiği başkentte ilköğretim müfettişliğine tayin edildi (30.)
Yarım yüzyıla yakın bir süre Türk maarifine hizmet vermiş olan şemsi Efendi, Eyüp (İstanbul) civarındaki Hazreti Halit’te (31) 1917 yılında öldü (32). Kabri Üsküdar’daki Bülbülderesi Mezarlığındadır (33.)
ÖGRETMENLIGI VE EĞİTİMCİLİĞİ
Tanzimat dönemi yeniliklerinden biri de maarif sahasında usûl-i cedîdenin uygulanmasıdır. Usûl-i cedide hareketi, Türk eğitim sisteminde yetersiz kalan gelenekçi ders araç ve gereçleri ile ögretim metodlarının terketilip, çagdas ve daha etkili olanlarının kullanılmaya başlamasını ifade eder. Diðer yandan bu devirde yayınlanan pedagoji ve öðretim metodu hakkýndaki ilk kitaplar da söz konusu hareketin içindedir (34.)
Önce i848’den itibaren rüşdiyelerde tatbik edilmeye başlanan usûl-i cedide, olumlu sonuçlar verince, yirmi yıl kadar sonra ilköğretimde de uygulamaya sokulmuştur. 1869 senesinde maarif nizamnamesinin kabulünden sonra kurulmaya başlanan ibtidai mekteplere, usûl-i cedide mektebi (35) denmesi yanısıra, sıbyan mekteplerinde tarih, coğrafya, hesap gibi derslerin okutulmasına ve sıra, ögretmen masası, karatahta, tebeşir harita ve benzeri araç ve gereçlerin kullanılmasına geçilmiştir. Bunlara ek olarak, seyrek de olsa bir kısım okullarda, okuma yazma ögretiminde, eski ve uzun uzun heceleme metodu olan usûl-i tehecciden vazgeçilerek harflerin seslerine dayalı ve kelimeyi doğrudan okuma yöntemi olan ve günümüzdeki bilinenden bilinmeyene gitme metoduna benzeyen usûl-i savtiye denilen bir yöntemin takbikine girişilmiþtir (36.)
Usûl-i cedidenin uygulanmasına diğer yeniliklerin hemen hepsinde olduğu gibi, ilkin başkent İstanbul’dan başlanmıştır. İlköğretimdeki tatbikata İstanbul’da geçildiği sıralarda, aynı alanda Selanik’teki girişimler, başkentle yansır nitelikteydi. Bu yarışta Selanik’teki bazı ögretmenlerle eğitimcilerin, ama özellikle ve en fazla şemsi Efendinin rolü ve payı büyüktür
(37. )Bundan dolayıdır ki hem Maarif Nezâreti ve hem de Selânikli bâzı eğitimciler ile basın organları, usûl-i cedîdenin bu şehirdeki ilk uygulayıcısı olarak şemsi Efendi’yi gösterirler (38.)
Daha ögrencilik yıllarında eğitimdeki aksaklıkları farkeden ve bilhassa ezberciliğe karşi olan şemsi Efendi, bir islah çaresi olarak usûl-i cedîdenin Selanik’te uygulanmasında ve özel okul açma hususunda öncü ve rehber olmuştur (39). şemsi Efendi, devrin erkek ögretmen yetiştiren okulu olan Dâni’l-mu’allimîn’de okumadığı halde, ögrenmis olduğu Fransızcanın yardımıyla, Avrupa’daki gelişmelerin memleketin diğer bölgelerine nazaran daha rahat izlenebildiği Selanik’te kendi kendini yetiştirmiş ve modern eğitim yöntemlerini takip etmiştir. Onun ve okulunun başarııy karşisında, 1873 yılında Selanik vilâyetindeki bütün sıbyan okullarında usûl-i cedîdenin uygulanmasına karar verilmiştir (40.) şemsi Efendi’nin arkadaş ve meslekdaşları ile birlikte yaptığı çalismalar sayesinde adı geçen şehirde usûl-i cedide üzere eğitim ve ögretim yapan yeni ve modern özel okullar açılmıştır (41.) şemsi Efendi ile Abdi Kâmil ve İsmail Hakkı Efendiler ve Selanik’te yeni açılan mektepler, doğrudan ya da dolayısıyla Rumeli ve İstanbul’daki bir kısım özel okulların kurulmasında etkili olmuşlardır (42.)
Mahalle mektepleri ile sıbyan okullarının eğitimi ve ögretim faaliyetlerini eski geleneklere göre yoğun bir biçimde sürdürdükleri bir sırada (43,) şemsi Efendi, Selanik’te modern mânâda özel bir okul açma cesaretini gösteren ilk kimsedir. O, bazı cami imamları ile sıbyan okulu ögretmenlerinin eski usûl üzere çalismakta ısrar ettikleri bir zamanda (44) böylesine cesur bir davranışta bulunmakla modern eğitim ve çagdaslasma yolundaki azim ve kararlılığı ortaya koydu.
şemsi Efendi’nin 1872 yılında Selanik’te açtığı okulun dershanesinde ögretmen masası, sıra, karatahta, tebeşir, silgi ve okuma yazmayı kolaylaştırmak yani usûl-i savtiyeyi uygulamak için hazırlanmış levhalar bulunuyordu. Ayrıca o, “Saatte bir tatil yapar Avluda ... [ögrencileri] nezareti altında oyunla meşgul eder, jimnastik yaptırır ve aynı zamanda ders odasının kapı ve pencerelerini açarak bozuk havayı değiştirirdi”. şemsi Efendi, oyun esnasında ögrencilerin kavga etmemelerine ve birbirlerine kötü sözler söylememelerine de dikkat ederdi. şemsi Efendi, oyun esnasında ögrencilerin kavga etmemelerine ve birbirlerine kötü sözler söylememelerine de dikkat ederdi (45.) Onun ögretmenlik hayatındaki bir uygulaması da “mektebe yeni yazılan her çocuga eski ve çaliskan talebeden bir Mentor, yani lala, mürebbi tayin etmesidir”. Mentor olan kimse, okula getirip götürdüğü ögrencisinin eğitimiyle ilgilenirdi (46), öte yandan şemsi Efendi’nin ögrencilerini sıra düzeni içinde şehiriçi gezilere de götürdüğü bilinmektedir (47.) O, bu tür gözlem ve inceleme gezileri ile eğitimi okul binası dışına çikarmak suretiyle, ögrencilerini hayata daha bilgili ve bilinçli hazırlamaktaydı.
Yukarıda belirtildiği gibi şemsi Efendi’nin açtığı ve çalistigi okullar, ders araç ve gereçleri ile uygulanan pedagoji ve ögretim metodları bakımından mahalle mektepleri ile sıbyan okullarından daha ileri ve üstün düzeyde bir konuma ve fonksiyona sahipti. Bu yüzden o ve okulları, çevresinde haklı bir ün kazandı. Belirtilen nitelik farkından ötürü aralarında ******’ün babası Ali Rıza Bey’in de bulunduğu bazý ögrenci velileri, çocuklarini sıbyan ve mahalle mekteplerinden alarak şemsi Efendi’nin okuluna kaydettirmişlerdir(48.)
şemsi Efendi’nin 1872’de usûl-i cedide üzere hizmete soktuğu okul, tepki görmekte gecikmedi. Bu okul, “şemsi Efendi çocuklara gâvur usulünde ders okutuyor” diye yenilik düşmanı bazı kimselerin saldırısına uğradı ve karatahta ile ögretmen masası gibi birtakım eşyalar kırıldı(49.)
Bu durum üzerine şemsi Efendi, sayıları yirmi civarına düşen ögrencileri için, evinin altındaki büyük bir odayı dershane olarak kullandı. Ne var ki burası da saldırıdan kurtulamadı. İlk saldırıyı yapan zihniyetteki kimseler bu dershaneyi tahrip ederken “gâvurluk alameti kapkara tahtayı parçaladılar(50.)
Başlarında Kerim isminde bir hafızın bulunduğu yeniliğe karşi bir grubun dinsizlikle suçlayarak okulunu kapattığı şemsi Efendi(51), bu şartlar altında geceleri evlerine giderek ögrencilerini yetiştirme yoluna gitti. Bu azimli ve kararlı ögretmenin, ögrencilerini rüşdiye talebeleriyle boy ölçüsebilecek kadar iyi yetiştirdiği öne sürülmüştür(52. )Dönemin Selanik gazetelerinin birinde bu hususta polemik türünden bir haberin bulunması bu iddiayı adeta doğrular gibidir(53.)
Eğitim ve ögretimde tatbik ettiği yeni yöntemlerle ve bu konudaki mücadelesi ile şemsi Efendi, Ekim 1873 - Ocak 1874 tarihleri arasında Selanik vilâyet valiliğinde bulunmuş olan Midhat Paşa’nın(54) dikkat ve ilgisini çekmeyi başardı. Eğitimle yakından ilgilenen(55), ezberciliğe değil de tatbikata önem veren yenilikçi ve hürriyetçi bir devlet adamı olarak Midhat Paşa, şemsi Efendi’nin mektebinin kapatılması meselesini vilâyet meclisinin gündemine getirdi. Burada yapılan görüşmeler sonunda okulun yeniden açılmasına karar verildi(56.) Vali, şemsi Efendi’nin okulundaki yeni uygulamaları beğenerek kendisine ve ögrencilerine iltifatta bulunup(57 )okul binasının genişletilmesine yardımcı olduğu(58) gibi usûl-i cedîdenin vilâyetteki bütün sıbyan okullarında tatbik edilmesine çalisti(59.)
Okulunun faaliyetine izin verilmesi ve genişletilmesi üzerine şemsi Efendi, Midhat Paşa’ya karşi bir minnet duymaya başladı. Onun kimsesiz çocuklarin eğitimi amacıyla kurulmasına önem verdiği Islahhane yani Mekteb-i Sanâyi’de ögretmenlik yaptı(60.) Paşanın fikirlerini de alâka gösterdi. Midhat Paşa’nın kendisine iltifat etmesi ve beşinci rütbeden bir Mecîdî nişanın verilmesinde etkili olması(61), şemsi Efendi’nin ona ve düşüncelerine olan bağlılığını güçlendirmiştir. Ayrıca sonraki yıllarda, Midhat Paşa’nın hayatı pahasına yenileşme ve meşrutiyet yolunda verdiği mücadelede, bu genç ögretmenin onun toplumcu ve hürriyetçi fikirlerini benimsemesi gayet tabiî bir durumdur. şemsi Efendi; yenileşme, hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini, aralarında ******’ün de bulunduğu ögrencilerine aktarmaya çalisti
Hürriyetçi bir ögretmen olarak şemsi Efendi, 23 Temmuz 1909’de ikinci Meşrutiyet’in ilân edilmesi üzerine, Selanik’te ögrencileriyle beraber hürriyet ve meşrutiyet lehindeki gösterilere katıldı(62.) Meşrutiyetin 1909 yılındaki kutlama törenleri için, kız talebeleriyle birlikte İstanbul’a gitti ve padişah V. Mehmet Reşat’ın huzuruna çikti(63). Maarifçiliği ve hürriyetçiliği ile haklı bir üne ulaşmış olan Muallim şemsi Efendi, Sultan V. Mehmet Reşat’ın Rumeli gezisi sırasında 7 Haziran 1911’de ziyaret ettiği Selanik’te padişahı karşilayan ögretmenlerin başinda “şeyhü’l-mu ‘allimîn “ olarak sözcü durumunda idi(64.) O, bu karşilamada sultanın iltifatına da mazhar oldu(65.)
Midhat Paşa gibi ve belki de onun etkisiyle(66), kızların eğitim ve ögrenim görmelerine önem veren şemsi Efendi, okulunda bir de kız bölümü açmıştı(67). Kendi kızı Yekta’yı gazetelerin ondan yazı isteyerek derecede yetiştirmesi(68,) bu konudaki azim ve hedefinin bir göstergesidir. Kız ögrencilerini Selanik’ten İstanbul’a törenlere götürmesi zamanına göre son derece ileri bir harekettir. Günümüzde dahi kızların okumalarına karşi çikan çevrelerin varlığı gözönünde tutulursa, yüz sene kadar önce onun bu husustaki çabasinin ehemmiyeti ve mânâsı daha iyi anlaşilır.
şemsi Efendi, halkın okuma alışkanlığı kazanmasına ehemmiyet veren bir eğitimci olarak da dikkati çeker. 1873 yılında ögretmenlik yaptığı Selanik’te halkın kitap ve gazete okuması amacıyla açılmaş olan bir kıraathaneye kitap ve risaler hediye etmiştir(69.)
şemsi Efendi; çocuklari ve mesleğini sevmesi, onların kalbini kazanması, kimsesiz çocuklarin bulunduğu islahhanede ders vermesi, eğitim ve ögretimdeki çagdasligi idealistliği, fedakârlığı, mücadeleciliği, kötü niyetli kimselerin baskıları veya başka sebepler sonucu kapanan her okulunun ardından bir yenisini açması, ögrencilerine sevgi ve güven duygusu aşilaması, usûl-i savtiye, jimnastik, ders aralarında teneffüs, gezi, mentor uygulamaları ile bir bakıma ünlü eğitimci Johann Heinrich Pestalozzi’ye (1746-1827) benzetilebilir. Ya da sayılan özellikleri bakımından o, Pestalozzi’den etkilenmiştir denilebilir(70.) Çünkü şemsi Efendi, Fransızca bildiğinden, yabancı dilde basılmış mesleği ile ilgili kitap veya makaleleri okuyarak adı-geçen kimseyi tanımış ve çalismalarini ögrenmis olmalıdır. XIX. yüzyılın sonlarında Osmanlı basınında Pestalozzi hakkındaki yayınlara rastlanması(71) bu görüşü daha da kuvvetlendirmektir.
NİŞANLARI
şemsi Efendi, daha ögretmenliginin ilk yıllarında eğitim ve ögretimde uyguladığı usûl-i cedide ile başarılı ve nitelikli ögrenciler yetiştirmek için büyük bir gayret ve şevkle kendini işine ve mesleğine verdi. Bu sorumluluk duygusu, görev aşkı ve fedakârlığının sonuçlarını iyi ögrenciler yetiştirip meşhur olarak aldı. Onun ve talebelerinin başardığı Selanik dışında, İstanbul’da dahi etkili oldu. Bunun tabiî bir neticesi olarak mesleğinde henüz beş sene kadar bir tecrübeye sahipken, umumiyetle devlet hizmetinde en az yirmi yıl iyi çalismis olanlara ve bir süre kaydı olmadan da büyük hizmetlerde bulunanlara verilen Mecîdiye nişanı(72 )ile taltif edildi.
şemsi Efendi, Selanik’te açtığı okulda ögrencilerini yetiştirmesi hususundaki sebat ve gayretinden ötürü Maarif Nezareti’nin dikkatini üzerinde topladı. Anılan nezaretin “şemsî Efendi’nin Selânik’de açmış olduğu mektebde bulunan sakırdanın tahsîlât-ı ilmiyesine olan ikdam ve gayretine mükâfâten kendisine beşinci rütbeden bir kıt’a nisân-ı Mecîdî i’tâ’sına dâ’ir” bir teklifini Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Sultan V. Murat’a sundu ve padişahın 18 Ağustos 1876 tarihli iradesi ile kendisine belirtilen nişan verildi(73.)
Hakkıyla elde ettiği nişanın şemsi Efendi’yi daha da şevklendiğine şüphe yoktur. Nitekim o, usûl-i cedide üzere mesleğini sürdürürken, gösterdiği başarılardan dolayı Sultan II. Abdülhamit tarafından da ödüllendirildi. şemsi Efendi’nin, Mekteb-i Feyz-i Sıbyân’da vazife yaparken H. 1312/ M. 5 Temmuz 1894-23 Haziran 1894 tarihinde dördüncü rütbeden Mecîdî nişanına(74) ve H. 1324/M. 25 şubat 1906-13 şubat 1907’de de üçüncü rütbeye sahip olduğu görülmektedir(75.)
şemsi Efendi, hürriyetçiliği ve meşrutiyetçiliği yanısıra eğitim ve ögretimde yıllardır uyguladığı çagdas metodlar ile de II. Abdülhamit’ten sonra gelen yeni yönetimin de dikkatini çekip takdirini kazandı. Gerçekten de o, “Silk-i ta’lîm miistesibînine ve hidemât-ı ma’ârif-perverânelir müsâhed olan zevata” “kayd-ı hayât ile”verilen maarif nişanıyla ödüllendirildi(76). Dönemin Maarif-i Umumiye Nazın Emrullah Efendi, 28 Kasým 1910’da Sadârete gönderdiği bir tezkire ile “Selanik’de en evvel usûl-i cedide üzere tedrisâtda ve kırk seneden beri meslek-i ta’limde hüsn-i hidemâtda bulunmuş olan şemsî Efendi’nin üçüncü rütbeden mâ’ârif nişanıyla taltifi “ni teklif etti(77. )Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın 1 Aralık 1910 tarihli tezkiresi üzerine, 2 Aralık 1910’da “Serkâtib-i Hazret-i şehriyârî Hâlid Ziya” (Uşaklıgil)in kaleme aldığı Sultan V. Mehmet Reşat’ın iradesi ile bu öneri uygun karşilandı(78) ve gereği yerine getirildi(79.)
Üçüncü rütbeden maarif nişanı olan bir kimsenin, aynı nişanın ikinci rütbeden olanını hak edebilmesi için aradan beş başarılı yılın geçmesi nizamname gereği idi(80). Böyle olmakla beraber aradan bir yıl bile geçmeden 10 Haziran 1911’de Selanik Maarif Müdürü Rüştü Tahir’in teklifi(81) ve Maarif Nazın Abdurrahman şerefin tezkiresi(82), Sadrazamın arz tezkiresi ve Padişah V. Mehmet Reşat’ın i Temmuz 1911 tarihli iradesi(83) ile “Selânik’in mekâtib-i muhtelifesinde müstahdem olub ma’ârifin terakkisi hususunda sa’y ve gayretlen görülen muharrerü’l-esâmî mu’allim ve mu’allimelerin üçüncü rütbeden ma’ârif nisânlanıla taltifleri ve esasen mezkûr nisanı hâmil olan şemsî Efendiye tebdîlen mezkûr nişanın ikinci rütbesinden bir kıt’asının i’tâ’sı” kararlaştırıldıktan sonra durum Sadâret tarafından ilgili nezârete bildirildi(84.)
Sonraki yıllarda Babýâli, Balkan harbinde Rumeli’nden göçeden ögretmenleri yarım maaşla taşra okullarında görevlendirirken(85) göçmenler arasında bulunan şemsi Efendi’yi İstanbul’da ilköğretim müfettişliğine getirmekle(86) kendisini ve hizmetlerini başka bir biçimde takdir etmiş olmaktaydı.
şemsi Efendi, Sadeve Bâbýâlî tarafından nişanlarla taltif edilmekle kalmadı ve hemşehrileri tarafından da maddeten olmasa bile manen ödüllendirildi. Meselâ 1907 yılında Selanik Belediyesi, şehrin maarifine olan katkılarından ve halk tarafından çok sevilmesinden(87) ötürü, Hamidiye Mahallesi’ndeki bir sokağa şemsi Efendi’nin ismini verdi(88.) Bunlar arasında Selanik’teki Terakki Mektebi ögretmenlerinden Osman şevki Efendi’nin hareketi en anlamlı olanıdır. Osman şevki Efendi, yayınladığı bir ders kitabında şemsi Efendi’nin biyografisine ve bir mektubuna yer vermiştir. Bu durum, şemsi Efendi’ye çok memnun etmiş ve duygulandırmıştır(89.)
ÖGRENCISI MUSTAFA (KEMAL ******)
şemsi Efendi’nin ögrencilerinden biri de cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. ******, okuma ve yazmayı ilk olarak şemsi Efendi’den ögrenmistir. O, ilkokula başlaması ve şemsi Efendi ile ilgili olarak şunları söylemiştir.
“Çocukluğuma dâir ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücâdele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsûmâtda me’mur olan babam, o zaman yeni açılan şemsî Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usûl üzerine okumama tarafdârdı. Nihayet babam işi mâhirâne bir sûretde halletti: Evvelâ merâsim-i mutâde ile mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çiktim. şemsî Efendi’nin mektebine kaydedildim”(90.)
******’ün bu ifadesi, gittiği okulun mahalle mekteplerinden ve şemsi Efendi’nin de mahalle mekteplerindeki ögretmenlerden daha kaliteli ve üstün olduğunu gösterir biçimdedir(91.) Gerçekten de mahalle mekteplerinde, eğitim ve ögretimin çagdisi metodlarla uygulanması sonucu, pek de iyi tedrisat yapıldığı söylenemez(92.)
Ayrıca ******’ün en önemli vasıfları arasında yeralan toplum, hürriyet ve kadın hakları meselelerindeki çalismalarinda, Midhat Paşa’dan aldığı ilhamla, ögrencilerini aydınlatan şemsi Efendi’nin etkili olduğunu düşünmek mümkündür.
Diğer taraftan şemsi Efendi’nin eğitimde usûl-i cedide ve usûl-i savtiye’yi uygulamasının, ******’ün ögretimi kolaylaştıran yeni harflerin kabulünde etkili olabileceği de ileri sürülmektedir(93.)
SONUÇ
Muhitinde tanınmış, çocuklarla uğraşmayı zevk edinen ve onların önemini idrak eden, mizaç bakımından laubali, þen kendisini çevresine sevdiren ve “yalnız vazife itibarile değil ruhan da tam bir mektepçi” olarak tanınan şemsi efendi(94;) aynı zamanda ögrencilerinin disiplinine de titizlikle dikkat etmiştir(95). Kendisi mesleği ile ilgili Avrupa’daki yayın ve gelişmeleri takip ederek, eğitim ve ögretimde usûl-i cedîdeyi uygulayarak, yani yeni ve etkin ögretim yöntemlerine göre ögretim ve eğitim yaparak, çagýna göre modern bir ilkokul ögretmeni olduğunu kanıtlamıştır. Muallimlikten şeykü’l-mu’allimînlik ile ilköğretim müfettişliðine kadar yükselme başarısı göstermiştir. O, aralarında ******’ün bulunduğu binlerce ögrenci yetiştirmiştir. Maarif alanında tatbik ettiği yeni usûllerle de bazı meslekdaşları üzerinde etkili olmuştur.
Şemsi Efendi, yurdumuzda özel dershanecilik ve okulculuk sahasında da öncülük yapmıştır. Bu alandaki faaliyetleri ile Selanik, İstanbul ve Balkanlar’da açılan yeni ve modern okulların sayısı artmış ve eğitim ile ögretimde adeta bir rekabet ortamı doğmuştur.
Hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini benimsemesi ve bu tür hareketleri desteklemesi Şemsi Efendi’nin önemli bir özelligidir. Bu özellikteki çagdas bir ögretmenin ögrencilerini de aynı fikirlerle yetiştirmesi gayet olağandır.
Modern eğitim metodlarını takip eden Şemsi Efendi; Tanzimat ile mutlakiyet ve meþrutiyet dönemlerinin temsilcisi olan üç değişik padişahtan sırasıyla beşinci, dördüncü ve üçüncü rütbeden Mecîdî nişanları ile üçüncü ve ikinci rütbeden maarif nişanlarına lâyık görülmüştür(96.) Bu durum onun ve okullarının her devirde başarılı hizmetler verdiğinin bir başka göstergesidir.
Midhat Paşa’dan etkilenmiş olan Şemsi Efendi’nin, kızların okutulmasına, toplum problemlerine ve hürriyet fikirlerine ilgi duyarak bunlara aralarında gelecekte ****** olacak olan küçük Mustafa’nın da bulunduğu ögrencilerine aşilaması onun kişiliğinin bir gereğidir. Şüphesiz Mustafa üzerindeki bir ilk tesirler önemlidir. Ancak yetişkin bir kurmay subay iken Mustafa Kemal’in okuyarak, araştırarak ve ögrenerek bu devlet adamından etkilenmesi daha da mühimdir. Çünkü bazı araştırmacıların Midhat Paşa ve ****** arasında benzerlik kurmaları(97) karşisında bu etkiler daha da fazla ehemmiyet kazanmaktadır.
NOT: Bu çalýþma, 5-9 Eylül 1990 tarihlerinde Ankara’da toplanmýþ olan XI. Türk Tarih Kongresi’ne sunulan tebliðin ilâveler yapýlmýþ biçimidir.
1 Yahya Akyüz “******’ü Yetiþtiren öðretmenlerden Birkaçý”, ****** Devrimleri ve Eðitim Sempozyumu (9 - 10 Nisan 1981), Ankara 1981, s. 109-20; Þerafettin Turan, ******’ün Düþünce Tapýsýný Etkileyen Olaylar, Düþünürler, Kitaplar, Ankara 1989, s. 5-6, 25.
2 Ahmed Emin Yalman, Takýn Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim c. I, Ýstanbul [1970], s. 10, 11.
3 Turan, a.g.e., s.5.
4 Ali Canib Yöntem, “Unutulmuþ Þöhretlerden: Muallim Cudi Efendi”, Çtnaraltý Mecmuasý, nu. 92 (1943), s. 12.
5 Osman Þevkî, Yeni Usûl Ta’lîm-i Kýrâ’at. Kemâlat-ý Milliye ve Fazâ’il-i Ýnsaniye, VI. Kýsým, Selanik 1330, s.209-17. Þemsi Efendi, bu kitapta mevcut olan hayat hikâyesini görüp okumuþtur. Bu bakýmdan buradaki bilgiler, bir çeþit otobiyografi sayýlabilir.
6 Galip Pasiner, “Meslek ve Vazife Aþýký Bir Maarifçi”, Akþam 13 Kânûn-ý evvel 1938, s.9; Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, Ýstanbul 1977, c.I-II, s. 472-75.
7 Faik Reþit Unat, “******’ün îlk Öðretmeni Þemsi Efendi ve Okulu”, Eðitim, c.I, nu. 36 (1963), s.38-42; Ýsmail Eren, “******’ün Ýlk Hocasý Þemsi Efendi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, c. V, nu.26 (1969), s.5-7.
8 Akyüz, a.g.e., s.109-12.
9 Selanik Rüþdiyesi 1859 yýlýnda açýlmýþtýr. Bk. Baþbakanlýk Arþivi, Ýrade, Dahiliye, nu. 28.961; Ýrade Meclis-i Vâlâ. nu. 18.008. Baþbakanlýk Arþivi bundan sonra B.A. þeklinde ve irade ise Ý. biçiminde kýsaltýlmýþ olarak gösterilecektir.
10 Þevkî, a.g.e., s. 212; Eren, a.g.e., s.6.
“ Þevkî, a.g.e., s.212-131; Eren, a. yer; Unat, a.g.e., s.39-40.
12 Þiþli Terakki Lisesinin Tarihçesi 90. Yýl 1879-1969, Ýstanbul 1969, s.6.
13 Þevkî, a.g.c, s. 213; Eren, a.g. yer.
14 Ergin, a.g.e., c.I-II, s.508; Yahya Akyüz, Türk Eðitim Tarihi (Baþlangýçtan 1988’e) Ankara 1989,5.194-95.
15 Þiþli Terakki Lisesinin Tarihçesi90. Yýl 1879-1969, Ýstanbul 1969, s.4-5, 6.
16 Þevkî, a.g.e., s. 213-14; Eren, a.g. yer; Unat, a.g.e., s. 40.
17 Ergin, a.g.e., c. I-II, s. 487 vd.
18 a.g.e., c. I-II, s. 478 vd.
19 1320 Sene-i Hicriyesi Selanik Salnamesi, Defa: 17, Selanik [1320], s.401-2, 403; Þiþli Terakki Lisesinin Tarihçesi 90. Yýl 1879-1969, Ýstanbul 1969 s.7, 15, 28.
20 Þemsü’l-ma’ârîf’ýn kuruluþ tarihi farklý kitaplarda 1879-1880 (Þiþli Terakki Lisesinin Tarihçesi 90. Yýl 1879-1969, Ýstanbul 1969 s.7) ve 1882 (Ergin, a.g.e., c. III-IV, s.951) gibi deðiþik gösterilmiþtir. Ayrýca bk. not 42.
21 Þiþli Terakki Lisesinin Tarihçesi 90. Yýl 1879-1969, Ýstanbul 1969 s.7-8.
22 1318 Sene-i Hicriyesine Mahsûs Selanik Vilâyeti Salnamesi, Defa: 16, Selanik [1318] s.341-42.
23 Þiþli terakki Lisesinin Tarihçesi 90. 71/1879-1969, Ýstanbul, 1969, s. 7.
24 Bk. not 90.
25 1311 Sene-i Hicriyesine Mahsûs Selanik Salnamesi, Defa: 12, Selanik [1311], s.159.
26 1320 Selanik Vilâyeti Sâlnâmesi,s. 397-98. Þemsi Efendi’nin kendi okulunu Mekteb-i Feyziye ile birleþtirdiði (Unat, a.g.e., s.41) ve adý geçen okulun kurucusu olduðu ileri sürülmüþtür (Semavi Eyice, “******’ün Doðduðu Yýllarda Selanik”, Doðumunun 100. Yýlýnda ******’e Armaðan, Ýstanbul 1981, s.488).
27 1312 Sene-i Hicriyesine Mahsûs Selanik Vilâyeti Salnamesi, Defa: 13, Selanik [1312], s. 138; 1313 Sene-i Hicriyesine Mahsûs Selanik Vilâyeti Salnamesi, Defa: 14, Selanik [1313], s. 142.
28 1315 Sene-i Hicriyesine Mahsûs Selanik Vilâyeti Salnamesi, Defa: 15, Selanik [1315], s.276; Sâlnâme-i Nezâret-i Ma’ârif-i ‘Umûmiye, sene: I, Dârü’l-hilâfeti’l-aliye 1316, s. 1065.
29 1325 Sene-i Hicriyesine Mahsûs Selanik Vilâyeti Salnamesi, Defa: 20, Selanik [1325], s.488.
Þemsi Efendi’nin öðretmen olarak çalýþtýðý Terakki ve Feyziye adlý mektepler, “Dinmeler” veya “Avdetiler” yahut “Selânikliler” diye bilinen cemaat tarafýndan kurulup hizmete sokulan özel okullar olarak bilinmektedir. Buralarda öðretim açýsýndan devlet okullarýnýn programlarý tatbik edilerek Ýslâm akaidi gibi dersler okutuldu. Bu durum söz konusu eðitim kurumlarýnýn Müslüman Türkler tarafýndan benimsenmesine yolaçmýþtýr (T.H., “Dönme”, Ýslâm Ansiklopedisi, c.III, s.649; “Dönmeler veya Avdetiler”, Türk Ansiklopedisi, c.XIV, s.43; Vatan, 21 Kânûn-ý sânî 1340/1924, s.2).
30 Unat, a.g.e., s.42.
31 Ergin, a.g.e., c.I-II, s.470.
32 Unat makalesinde (s. 42) Þemsi Efendi’nin ölüm yýlýný 1916 olarak göstermiþtir. Oysa bu kimsenin ölüm tarihi, mezartaþý kitabesinde “1333/1917” biçiminde yazýlýdýr.
33 Bülbülderesi Mezarlýðý’nýn “Selânikliler” diye bilinen topluluðun kabristaný olduðuna dair bk. Abdurrahman Küçük, Dönmeler ve Dönmelik Tarihi, Ýstanbul basým tarihi yok, s.219, 246.
34 Akyüz, a.g.e., s.228. Usûl-i adîde hareketi, daha sonra Osmanlý topraklarý dýþýndaki Türk dünyasýna da yayýlmýþtýr. Bk. A. Battal-Taymas, “Türk Dünyasýnda Usulücedid Hareketi”, Türk Kültürü, c.II, nu. 18 (1964), s. 119-25. Bu bölgelerdeki faaliyetlerde en etkili rolü oyanayan Gaspýrah Ýsmail’in konuyla ilgili “Ýsmail Gasprenski, Mekteb ve Usûl-i Cedîd Nedir?, Baðçesaray, Tercüman Gazetesi Basmahanesi 1894, 10 s.” bibliyografik künyeli bir de eseri tesbit edilmiþtir. Bk. M. Seyfettin Özeðe, Eski Harflerle Basýlmýþ Türkçe Eserler Katalogu, Ýstanbul 1971-1982, c.III, s.1078.
35 25 yýl kadar sonra Gaspýralý Ýsmail’in yeni usûl üzere Bahçesaray’da açtýðý okula da Usûlü Cedid Mektebi denmiþ ve bu ad Kýrým’da benimsenmiþtir. Bak. Taymas, a.g.e., s. 120.
36 Akyüz, a.g.e., s.224, 228-32, 242-44. Okuma öðretilirken usûl-i teheccide sözcükler “cim üstün ce, cim esre d, cim bire cü...” þeklinde ve usûl-i savtiyede ise “ce, d, cü...” biçiminde okutulmaktaydý. Okumada önce, talebelerin günlük hayatta bilip tanýdýðý sözcüklerden seçilip öðretilmekteydi.
37 Ergin, a.g.e., c.I-II, s.469-70.
38 Bk. not 77; Þevkî, a.g.e., s.211-214; Rumeli, 25 Þevval 1290/3 Kânûn-ý evvel 1289, s. 1.
39 Þevkî, a.g.e., s.2ii, 212, 214.
40 Rumeli, 25 Þevval 1290/3 Kânûn-ý evvel 1289, s. i, 4; Ali Haydar Midhat, Midhat Paþa, c.I, Ýstanbul 1325, s. 152.
41 1318... Selanik Vilâyeti Salnamesi, a.g. yer.
42 Çocuk Beðçeyi, I. sene, nu. 12 (1321), s.8; Þevkî, a.g.e., s.215; Ergin, a.g.e., c.I-II, s. 469-71; Eren, a.g.e., s. 7. Þemsi Efendi’nin 1872 yýlýnda açtýðý okulda çalýþan Abdi Kâmil Efendi, daha sonra geldiði Ýstanbul’da Þemsü’l-ma’arif ad\ý özel ve modern okulu kurmuþtur. Bu kimse, muhtemelen Þemsi Efendi’ye duyduðu saygý ve hayranlýktan ötürü, okuluna Þemsü’t-ma’ârif ismini vermiþ olmalýdýr.
43 Faik Reþit Unat, “******’ün Öðrenim Hayatý ve Yetiþtiði Devrin Eðitim Sistemi”, ****** Konferanslarý, c. I, Ankara 1964, s.74. Bu makale ayrýca Türk Tarih Kurumu’nun Belleten adlý dergisinde de yayýnlanmýþtýr [c. XXVII, nu. 108 (1963), s. 601-24].
44 B.A., Ayniyat Defteri, nu. 1.072, s.16.
45 Pasiner, a.g. yer; Ergin, a.g.e., c.I-II, s.473-74.
46 Ergin, a.g.e., c.I-II, s.470.
47 Ali Canip Yöntem, “Bizim Selanik’te, Bir Gezinti”, Takýn Tarihimiz, c.I, nu. 11(1962). s.328; Akyüz, “******’ü Yetiþtiren Öðretmenlerden...”, s.ýýo Öðrencilerin gezileri hakkýnda 1862 tarihli bir belge için B.A., Dahiliye nu. 33.931.
48 Yalman, a.g. yer; Pasiner, a.g. yer; Ergin, a.g.e., c.I-II, s. 473.
49 Pasiner, a.g. yen Ergin, a.g.e., c. I-II, s. 474; Roderic H. Davison, “Osmanlý Türkiye’sinde Batýlý Eðitim”, çev. Mehmet Seyitdanlýoðlu, Belleten, c.LI, nu.200 (1987), s.1041.
Þemsi Efendi gibi Gaspýralý Ýsmail de, Kýrým’da usûl-i cedide üzere ilk defa bir okul açtýðý zaman, Bahçesaraylý hemþehrilerinin tepkisi ile karþýlaþtýrma Bk. Taymas, a.g.e., s. 120.
50 Pasiner, a.g. yer; Ergin, a.g. yer.
51 Ergin, a.g.e., c. MI, s.470.
52 Pasiner, a.g. yer; Ergin, a.g.e., c.I-II, s.474-75.
53 “Vali Paþa Hazretlerinin geçende Þemsî Efendi Mektebi’ni teþrif ve þâkirdânýn usûl-i tahsîliyelerini takdir ve istihsân eylediði misillü Mekteb-i Rüþdiye’yi dahi teþrif ve oradaki talebenin derslerini ve ma’lûmât-ý müktesebelerini sû’âl ve teftiþ buyurduklarýný 41 numaralý nüshamýzda ma’a-iftihâr dere ve beyân eylemiþ idik.
Rüþdiye talebesi tahsilât-ý vâki ‘alannýn takdiri hususundaki ta ‘bîrât-ý kalemiyemizi Þemsî Efendi’nin sýbyân mektebini takdim ve tercih ma’nâsýna hamlederek bundan te’essür ile bir varaka yazub göndermiþlerdir. Biz bu bâbda olan maksad-ý mütâla ‘âtýmýzý tavzih ve beyân etmezden evvel Mekteb-i Rüþdiye talebesinin böyle bir sehâb ile ibrâz-ý te’essür ve infi’âl etmelerini tahsîl-i fünun ve ‘ulûmdan heves ve arzularýnýn kuvvetine ve her birinin sa’y ve gayret ve himmetine delîl-i cedîd ittihâz ederek burasýný tebrik ederiz.
Þemsî Efendi’nin mektebi hakkýnda olan sitayiþe gelince efendi-i mumaileyh mecbûl olduðu hamiyyet-i fýtriye ve gayret-i vataniye ve milliye iktizâstnea mücerred ebnây-t nev’ine hidmet etmek ve et-fâl ve sýbyâný usûl-i cedide üzerfejta’lîm ve terbiye eylemek içün bir mekteb açmýþ ve henüz mektebe girmiþ olan bir çocuðun birkaç ay içinde harekesiz ibareyi salis okuyacak dereceye vâsýl olduktan bi’z-zât görülmüþ olduðundan ve su aralýk sýbyân mektebim hakkýnda vaz’ýna teþebbüs olunan usûl ve kâ’ide dahi böyle bir maksada mübteni yapýlacaðýndan efendi-i mumaileyh doðrusu bu hâlde pek güzel bir kâ’ide vaz’ýna muvaffak olmuþ ve memlekete ve vatanýna lâzým ve lâyýk olan hidmetini hüsn-i îfâ ederek eserini dahi meydâna koymuþ olmasýyla mumaileyhin sena ve sitayiþinde rüþdiye talebesinin dahi bizimle mütlehidü’l-lisân olacaklarýný ümid eyleriz”. Rumeli, 25 Þevval 1290/3 Kânûn-ý evvel 1289, s.1. Bk. Ek III.
54 M. Tayyib Gökbilgin, “Midhat Paþa”, Ýslâm Ansiklopedisi, c.VIII, s.275.
55 Bk. not 66; Midhat, a.g.e., c.I, s.42; Ergin, a.g.e., c.I-II, s.466-67, 686; Davison, a.g.e., s. 1039; Ezel Kural Shaw, “Midhat Paþa”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c.V, Ýstanbul 1985, s.1301, 1302, 1303; Ýlber Ortaylý, “Midhat Paþa’nýn Vilayet Yönetimindeki Kadrolarý ve Politikasý”, Uluslararasý Midhat Pasa Semineri Bildiriler ve Tartýþmalar, Ankara 1986, s.229.
56 Pasiner, a.g. yer; Ergin, a.g.e., c.I-II, s.475.
37 “Zât-ý sâmt-i hazrei-i vilâyetpenâhî geçen gün Þemsî Efendi’nin mektebini teþrif ve her sýnýf sâkirdâm bi’z-zât birer birer imtihan ile gördükleri hüsn-i intizâm terbiyeleri üzerine gerek efendi-i mumaileyhi ve gerek sâkirdâm ayn ayrý taltif buyurduklarý ve oradan Mekteb-i Rüsdiye’yi de teþrif ile orada da þakirdinin derslerini ve usûl-i ta’ilmiyelerini sû’âl ve tef týs buyurduklarý ve ertesi günü mumaileyh Þemsî Efendi’ye usûl-i terbiye ve ta’lîmini lakdîren bir aded sâ’at ihsan ve inayet buyurduklarý vâsýl-ý sâmi’a-i memnuniyetimiz olmuþdur”. Bk. Rumeli, 18 Þevval 1290/26 Teþrîn-i sânî 1289, s.i. Ayrýca bk. Þiþli Terakki Lisesinin Tarihçesi 90. Yýl 1879-1969, Ýstanbul 1969, s.6-7.
58 Þevkî, a.g.e., s.214-15; Þiþli Terakki Lisesinin Tarihçesi 90. Yýl 1879-1969, Ýstanbul 1969, s.6-7, 8.
59 Bk. not 40.
60 Rumeli, 10 Zilk’ade 1290/17 Kânûn-ý evvel 1289, s.i.
61 Þevkî, a.g.e., s.215. Þemsi Efendi’ye beþinci rütbeden Mecîdî niþan verildiði sýrada, Midhat Paþa, Ýstanbul’da Þûrây-ý Devlet Reisi olarak bulunmaktaydý. Bk. Gökbilgin, a.g.e., s.276.
62 Pasiner, a.g. yer.
63 Þevkî, a.g.e., s.216.
64 Yöntem, a.g.e., 328-29.
65 Resimli Kitâb, c.V, nu.30 (1327/1911), s.490.
66 Midhat Paþa, 1865 yýlýnda Rusçuk’ta bir Kýz Sanayi Mektebi açarak kýzlarýn eðitimine verdiði ehemmiyete göstermiþtir. Bk. Ergin, a.g.e., c. I-II, s.686.
07 Þevkî, a.g.e., s.215.
68 Mütâla’a, 22 Rebiyütevvel 1314/30 Aðustos 1312, s.8; Eren, a.g.e., s.7.
69 Rumeli, 25 Þevval 1290/3 Kânûn-ý evvel 1289, s.2, 3. Þemsi Efendi’nin kýraathaneye armaðan ettiði kitaplardan bibliyografik künyeleri belirlenebilenler:
Veysî, Þehâdetnâme-i Veysî, Ýstanbul 1283; Yazar adý yok, Münâzara-i Tûtî ile £âg, çev. Þerif, neþr. Atýf. Ýstanbul 1287; Necîb. Ma’lûmât-ý Muhtasara Risalesi, [Ýstanbul] 1281, 1286, 1288; Nergisî, Hamse-i Nergisi, Bulak 1255 ve Ýstanbul 1285; [Cemâl], Rehnümây-ý Suhulet, [Ýstanbul, basým tarihi yok]; Yazar adý yok, Muvâzene-i Kuvve-i Düvet-i Avrupa, Ýstanbul 1285; Kostandiyos, Hey’et-i Sâbýka-i Kostantaniye, çev. Yorgaki Petropulo, Ýstanbul 1277 ve neþr. Þemsî, Ýstanbul 1289; Abdurrahman Sâmî, Rümu’zü l-hikem, [Ýstanbul] 1287; Ýmâmzâde [Mehmet] Esad, Feth-i Kostantaniye Ýstanbul 1285 Ahmed Hamdî Þirvânî, Makâletü’l-’urefâ fî Mesâi’li’t-hükemâ’, Ýstanbul 1285 (Özeðe, a.g.e., c. I, s. 403; c. II, s.552; c.III, s.1001, 1014, 1262, 1284; c. IV, s. 1453, 1500, 1634).
70 Nafi Atuf Kansu, Pedegoji Tarihi, Ýstanbul 1952, s.152, 154, 155, 158, 159, 161, 163, 169, 170; Kemal Aytaç, Avrupa Eðitim Tarihi, Ankara 1972, 256, 261, 270.
71 Mehmed Nâdir, “Ta’lîm ve Terbiye-i Etfâl. Usûl-i Tedris”, Tercümân-ý Hakikât, 22-23 ve 31 Teþrin-i evvel 1311/3-4 ve 12 Teþrîn-i sânî 1895, 3. sayfalara; Ergin, a.g.e., c.III-IV, s. 1009.
72 Mehmed Zeki Pakalýn, Osmanlý Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüðü, c.II, Ýstanbul 1971, s.428.
73 B.A. Babýâli Evrak Odasý, Gelen Giden Defterleri, nu.390, sene: 1293, sýra nu: 75- Bk. Ek IV. Þemsi Efendi’ye niþan verilmesi hakkýndaki irade belgesi zuhur etmediði için bu konuda Ýrade Kataloðu’ndaki kayýttan faydalanýlmýþtýr. Bk. B.A., Ýrade Katalogu, sene: 1293, kýsým: Dahiliye, nu.50.793. Bundan sonraki dipnotlarýnda Babýâli Evrak Odasý, B.E.O. þeklinde kýsaltýlmýþ olarak verilecektir.
74 1312 Selanik Vilâyeti Salnamesi, s. 138.
75 1324 Sene-i Hicriyesi Selanik Vilâyeti Salnamesi, Defa: 19, Selanik [1324], s.516.
70 Düstûr, Tertib-i Sânî, c.II, Dersaadet 1330, s.266; Reþat Özalp, Millî Eðitimle Ýlgili Mevzuat (1857-1923), Ýstanbul 1982, s.449.
77 B.A.Ý., Taltifat, 24 ZA 1328, ief. Bk. ek V.
78 B.A.Ý., Taltifat, 24 ZA 1328. Bk. Ek VI.
79 B.A., B.E.O., nu.:287.3oo. Bk. Ek VII.
80 Düstûr, Tertib-i Sânî, c.II, s.267, Özalp, a.g. yer.
81 B.A.Ý., Taltifat, 1 B 1329, lef. Bk. Ek VIII.
82 B.A.Ý., Taltifat, 1 B 1329, lef. Bk. Ek IX.
83 B.A.Ý., Taltifat, 1 B 1329. Bk. Ek X.
84 B.A., B.E.O., nu.293.569. Bk. Ek XI.
85 B.A., B.E.O., nu.310.398.
86 Bk. not 30.
87 Resimli Kitâb, c.V, nu.30 (1327/1911), s.490.
88 Eren, a.g.e., s.7.
89 Þevkî, a.g.e., s. [II).
90 Ahmed Emin [Yalman] “Büyük Millet Meclisi Reîsi Müþîr Gazi Mustafa Kemal Paþa Hazretlerinin Târihçe-i Hayâtý”, Vakti, 10 Kânûn-ý sânî 1338/1922, s.1; a. ya., Takýn Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, c.II, Ýstanbul 1970, s.253; Sadi Borak - Utkan Kocatürk, ******’ün Söylev ve Demeçleri, c.V, Ankara 1972, s.84.
91 “Bu mektebde Þemsî Efendi harfleri kendi tertib ettiði levhalar üzerinde okutmaða baþladýðý zaman herkes þaþmýþtý. Aylarca mahalle mekteblerinde elifbeyi öðrenemeyen talebe birkaç gün zarfýnda kelimeleri rabta baþlýyordu”. Bk. Þevkî, a.g.e., s. 214.
92 ******, genç bir kurmay subay iken arkadaþý Ali Fuat (Cebesoy) ile beraber, çocukluðunda gittiði Þemsi Efendi’nin okulu ile mahalle mektebini ziyaret etmiþtir. O mahalle mektebinin kapanmýþ olduðunu görünce “Ýsabet olmuþ” demiþtir. Bk. Ali Fuat Cebesoy, Sýnýf Arkadaþým ******, Ýstanbul 1981, s.4.
93 Akyüz, Türk Eðitim Tarihi (Baþlangýçtan 1988’e) Ankara 1989, s.372.
94 Yöntem, “Unutulmuþ Þöhretlerden Muallim Cudi”, s. 12.
95 Ergin, a.g.e., c.I-II, s.470.
96 Gerek Mecîdî gerekse maarif niþaný olsun, bir derece yüksek niþan alan kimse, bir öncekini iade ederdi. Bk. Düstur, a.g. yer; Pakalýn, a.g. yer; Özalp, a.g. yer.
97 Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlý Ýmparatorluðu ve Modern Türkiye, çev. Mehmet Harmancý, c.II, Ýstanbul 1983, s.102. ----------------------
* -
- ****** ARAÞTIRMA MERKEZÝ DERGÝSÝ, Sayý 20, Cilt: VII, Mart 1991
Şemsi Efendi Mektebi ve Terakki Mektebi'nin Kuruluşu - Paz Şub. 14, 2010 4:48 am
Şemsi Efendi Mektebi ve Terakki Mektebi'nin Kuruluşu
Selanik, 19. yüzyılda çesitli uluslardan insanları ve kültürleri barındıran yapısıyla, hareketli kültür ve politika yaşamıyla ve en önemlisi zengin ekonomisi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’dan sonra gelen en önemli kentlerinden biriydi. Osmanlı’da Tanzimat Fermanı gibi çagdaslasma hareketleri Selanik’te yankı buluyor, Fransız Devrimi'nin ilkeleri Osmanlı topraklarında bu kentte yaygınlaşiyordu. Sonuçta toplumsal ve kültürel yaşamı böylesine canlı bir kentin Osmanlı İmparatorluğu'nda eğitim alanında da öncülük görevi yüklenmesi bir bakıma kaçınılmazdı.
1873 yılında kentin ilk özel müslüman Türk ilkokulu olarak kapılarını açan Şemsi Efendi Mektebi; çagdas kuşaklar yetiştirmeyi hedeflemişti ve yöntem olarak da usul-i cedid (çagdas yöntem) ögretimini seçerek bu atılımı yapıyordu. İşte bu Şemsi Efendi Mektebi, bugün artık Türk milli eğitiminin en köklü kurumlardan birisi olan Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Okulları'nın çekirdegidir.
Okul, Şemsi Efendi'nin öncülügünde Abdi Kamil, Derviş Efendi, Halil Vehbi Efendi gibi Selanik eşrafının katılımı ve diğer hayırseverlerin yardımlarıyla kurulmuştur.Kuruluşundan bir müddet sonra kız ögrencilere eğitim olanağı sağlaması, okulda batılı eğitim anlayışına uygun özel dersler verilmesi, bu kurumun çagdas niteliğinin kanıtlarıdır.
Şemsi Efendi Mektebi, kuruluşunun üzerinden daha dört yıl geçmeden devralınarak Emin Lütfi Efendi’nin başkanlığındaki 13 kişilik bir encümen ile tam teşkilatlı ve daha büyük kapasiteli bir okula dönüşme çabalarini başlattı. Bu çalismalar sonucunda 2 Ağustos 1877 tarihinde okul, rüştiye (ortaokul) düzeyine çikarildi ve Terakki Mektebi adı altında ögrenime başladı.
Okul, bu tarihten sonra da gelişmesini sürdürdü. 27 Mart 1880 tarihinde okulun adı Selanik Terakki Mektebi olarak değiştirildi. Selanik Terakki Mektebi ortaokuldan sonra lise düzeyinde de eğitim vermeye başladı. Bu hızlı gelişim ve verdiği eğitimin kalitesi açısından Selanik’in en gözde okullarından biri haline gelen Selanik Terakki Mektebi, velilerin de isteğine uyarak yatılı kısım ve kızlar bölümünü de açtı. Okul, 20’nci yüzyılın başinda adını Yadigar-ı Terakki Ticaret Mektebi olarak değiştirdi.
1912 yılına gelindiğinde Balkan Savaşi nedeniyle Selanik'te zor günler yaşanmaya başladı. Kentin Müslüman Türk halkı; savaş, baskılar ve o yılların karışıklıkları içinde Selanik'i terkedip, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere doğuya doğru göç etmek zorunda kaldı. 1923 Lozan Antlaşması'ndan sonra da Terakki Mektebi'nin Selanik'te kalan son bölümü de diğer Türk malları gibi tasfiye edilip kapatıldı. Böylece okulun Selanik’teki yaklaşik 55 yıllık tarihi sona erdi.
******ün ilk öğretmeni..Şemsi Efendi (1852-1917) - Paz Şub. 14, 2010 4:47 am
Türkiye’yi yönetirken ve çagdas medeniyet seviyesine ulaştırmak istediği Türk milletine önderlik ederken eğitim, ögretim ve ögretmenlere çok önem veren ve özel bir ilgi gösteren ******’ün yetişmesinde, görmüş olduğu eğitim ve ögretim yanında ders aldığı ögretmenlerinin de yeri ve rolü büyüktür. Onun ilk ve orta ögrenimindeki ögretmenleri arasında ilkokul ögretmeni Şemsi Efendi, askerî rüşdiyedeki Fransızca ögretmeni Yüzbaşi Nakiyüddin Bey, askerî idadideki kitabet ögretmeni Mehmet Asım Efendi, tarih ögretmeni Topçu Kolağası Mehmet Tevfık Bey1 ile askerî rüşdiyedeki ögretmeni Osman Tevfık Bey2 hatıra başta gelen isimlerdir.
Her insan gibi ******’ün de fikir yapısının oluşmasında ilk etkide bulunanlar, ailesi ve ögretmenleri olmuştur3. İşte bu ögretmenlerin birincisi olan Şemsi Efendi, Türk eğitiminde başardığı işler yanında, çocuklugundan itibaren onun hayatına yön vermesi bakımından da büyük bir öneme sahiptir.
Şemsi Efendi’nin hayat hikâyesinin yazılmasının bir ihtiyaç olduğunu ilk defa 1943 yılında Ali Canib Yöntem ifade etmiş4 olmakla beraber onunla ilgili ilk biyografik bilgilere daha 1912’de Osman Şevki Efendi’nin neşrettiği bir ders kitabında rastlanır5. Bundan sonra 1938’de Emekli Korgeneral Galip Pasiner, Şemsi Efendi ile ilgili hatıralarını bir gazetede yayınlamıştır6. Osman Şevki Efendi’den hareketle Faik Reşit Unat 1963’te, herhangi bir dipnotu vermeksizin ve İsmail Eren ise 1967’de Osman Şevki’yi belirterek birer makale kaleme almışlardır7. Son olarak da 1981 yılında Yahya Akyüz, Pasiner ve Unat’ın ifadelerini esas alarak bir senteze varmaya çalismistir8. Ancak Şemsi Efendi ile alâkalı söz konusu makalelerde arşiv belgelerine ve salnamelere hiç yer verilmemiştir.
Bu yazıda resmî belge ve yayınlar yanısıra diğer kaynaklardan da yararlanma yoluna gidilmek suretiyle hem Şemsi Efendi’nin hayat hikâyesi ve eğitimci kişiliği, hem de ******’ün ilk eğitimini nasıl bir ögretmen ve okuldan almış olduğu daha açık bir biçimde ortaya konmaya çalisilacaktir.
HAYATI
Şemsi Efendi, 1852 yılı civarında doğdu. Fakir bir ailenin çocugu olarak o, eğitim ve ögrenimi süresince karşilaştığı her türlü güçlükle mücadele etmesini bilmiş ve önce ilköğrenimini ardından da 1867 yılında 15 yaşlarında iken Tanzimat döeminin modern eğitim kurumlarından biri olan rüşdiyeyi (Selanik Rüşdiyesi)9 başarıyla bitirerek ortaöğrenimini tamamladı10.
Ailesine malî katkıda bulunmak isteyen Şemsi, bir dükkânda çalismaya başladı. Bununla yetinmedi. Dükkânda çalismasi yanısıra rüşdiyeye devam edemeyenlere hususi dersler vermek suretiyle, Selanik’te ilk özel halk dershanesini kurmuş oldu “.
Arapça ve Farsça yanında Fransızca da ögrenen Şemsi Efendi12, 1869-1871 yıllarında Aynaroz’da gümrük idaresinde kâtip olarak çalisti ve 1871’den itibaren de Selanik’te yeni açılan bir yabancı özel okulda Türkçe ögretmenligi yapmaya başladı. Ecnebi okuldaki çalismasi onun hayatında bir dönüm noktası teşkil etti. Nitekim burada çalistigi sürece çesitli gözlem ve temaslarda bulundu. Okuldaki çalisma ortamının mükemmelliği meslekî yönden ufkunu genişletti13. Bu çalismasi esnasında onda, benzer şartlar ve yeni metodlarla Türk ögrencilerine ögretmenlik yapmak üzere bir ilkokul açma fikri doğdu.
1869 tarihli maarif nizâmnâmesinin 129. ve 130. maddeleri ecnebi ve gayr-ı müslim tebaa yanında müslüman Türklere de özel okul açma imkânı tanımaktaydı14. Şemsi Efendi, bu imkândan yararlanarak bir ilkokul açma girişiminde bulundu. Kendisini bu konuda bazı ögrenci velilerinin teşvik etti ve birkaç meslekdaşi destekledi. O, halktan topladığı ianelerle işe koyuldu15. Selanik Maarif Müdürü Radoviçli Mustafa Bey’in yardımlarıyla kendisine yeni bir okul açması için ruhsat verildi ve bir de bina tahsis edildi. Şemsi Efendi, 1872 yılında Selanik şehrinin Sabri Paşa Caddesi’ndeki Çarsamba Dergâhı adlı bir tekkenin karşisında bulunan tek katlı küçük bir binada okulunu açarak hizmete soktu. Daha sonra o, meslekdaşi Abdi Kâmil Efendi’yi ögretim kadrosuna dahil etti ve genişlettiği okuluna Şemsi Efendi Mektebi adını verdi16.
Şimdiki bilgilere göre Şemsi Efendi Mektebi, Cemiyet-i Tedrîye-i İslâmiye tarafından 1865 yılında İstanbul’da açılmış olan mektepten17 sonra, bir Türk tarafından Osmanlı memleketinde kurulan ilk özel okul olma özelligini taşimaktadır.
31 Mart Hadisesi’nin Içyüzü - Paz Şub. 14, 2010 4:46 am
31 Mart Vak’ası diye tarihe geçen bu olay, 14 Nisan 1909 tarihine rastlamaktadır. Tarihçiler bu olayın, kendi
zulümlerini örtmek isteyen Ittihadciların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, Ingiliz Gizli Servisi’nin yardımı ile ve Ingilizlerin aleti olarak tertipledikleri bir hadise oldugunda ittifak etmişlerdir. Ancak suç, samimi Müslümanlara yıkılsın diye, bir kısım dini sloganlar kullanılmış ve “şeri’at elden gidiyor” diye dine ve dindarlara hücum planları hazırlanmıştır. Ittihadcilar, kendilerinin tertipledikleri bu olayı dindarları mürteciler diye suçlayarak dindara yıkmışlar ve maalesef kendileri gibi düşünen tarihçileri de kullanarak, bu olayı en büyük irtica olayı diye takdim etmişlerdir. Böyle bir tertibi fiiliyata dökmek için hem yeterli sebepler vardır ve hem de memleketin bazı halleri böyle bir fitne için alevlendirici özellik arzediyordu. şöyle ki:
Evvela, 31 Mart Vak’asının sebepleri nelerdi?
A) Bu olayın asıl sebebi, Ittihadcıların yaptıkları zulüm ve istibdaddi. Ittihadcılar, tam bir zorba kesilmislerdi ve muhaliflerini sokoklarda öldürecek kadar azitmislardi. Mesela, Ismail Mahir Pasa, muhalif gazetecilerden Ahmed Samimi ve Hasan Fehmi Bey Istanbul caddelerinde açikça öldürüldü ve faili meçhuller artmaya basladi. Sultan Abdülhamid, Mesrutiyen geregi icraya karismiyor ve sadece temsil vazifesini görüyordu. Devlete daha çok hakim olmayi isteyen Ittahadcilar, yabanci devletler tarafindan Abddülhamid’e karsi bir seyler yapmaya zorlaniyorlardi. Onlar için tek hedef, gölgesinden dahi korktuklari Sultan Abdülhamid idi.
B) Osmanli Devleti’ni yikma planlarinin yapildigi Meclis’teki vekillerin degismesi için, millet tam manasiyla kayniyordu. Ermenistan ve Rum Pontus tartismalariyla ugrasan Meclis’teki vekillerden halk rahatsizdi.
C) Icradan uzak tutularak kösesine çekilmeye mecbur edilen Sultan Abdülhamid’in yeniden devlet ve millet lehine harekete geçmesini arzu edenler vardi. Çünkü Itihadcilar, Ingilizlerin masasi gibi, onu tahttan indirmek için mesgullerdi.
D) Asker siyasete karismisti. Aldigi askeri ve dini terbiyeye aykiri isler yapmaya baslamisti. Mesela Selanik ve Manastir’dan Istanbul’a getirilen III. Orduya ait subaylari fiyakasindan halk ve diger ordu mensuplari yaka silkmeye baslamislardi. Bununla kalmayip Ittihadcilar, Istanbul’u korumakla görevli I. Orduyu tahkir ederek, III.Ordunun Selanik’teki tümeninden nigahbân-i hürriyet ve muhâfiz-i mesrutiyet adiyla avci taburlarini Istanbul’a sevk ettiler
E) Hasan Fehmi Bey basta olmak üzere, faili meçhul olaylarin artmasi milleti tedirgin ediyordu.
F) Ittihadçilar kendilerine muhalif gördükleri subaylari ve hatta askerleri kadro disi ediyorlardi; açikça bir tasfiye hareketi baslamisti. Bu durum da ciddi bir gerginlik sebebiydi.
G) Hürriyet adi altinda her türlü ahlaksizlik serbest hale gelmisti. Açikça Þer-i serife aykiri isleri yapan Ittihadcilara karsi, halkta ve özellikle de sagini solundan ayiramayan Dervis Vahdet gibi bazi dindarlarda, idareye karsi bir nefret olusmaya baslamisti.
Bütün bu sebeplerin bulundugu bir ortamda, özellikle 24 Temmuz 1908-14 Nisan 1909 tarihleri arasinda, her iki tarafa ait gazeteler, gerginligi artirici yayinlar yapiyorlardi. Partiler, sanki bir iç savas olacak gibi fedai yazmaya baslayan cemiyetler kurmaya basladilar. Ittihadcilar, zafer sarhosluguyla baski ve zorbaliklarini daha da artirmaya basladilar. Sinirsiz hürriyet anlayisi, askerlere kadar asilandi ve erler subaylara itaat etmez hale geldiler. Dine ve ahlaka aykiri bazi seyler, askerlere telkin edilmeye baslandi. Orduda itaat ve ahlak bozulmaya baslayinca, dinde hassas ama muhakeme-i akliyede eksik olan bazi nâdânlar, iyilik yapiyorum zanniyla bazi fitne tohumlarini ekmeye basladilar. Hürriyetin yanlis anlasilmasi ve tatbik edilmesi sonucunda, devletin idaresi cahillerin elinde kaldi ve herkes kendi basina hareket eder hale geldi. Istanbul serseri mayinlarla dolu bir hale gelmisti.
Iste Ingiliz Gizli Servisi’nin tahrikleriyle hareket eden Ittihad ve Terakkiciler, 31 Mart 1325 günü yani 14 Nisan 1909 tarihinde, gergin durumu firsat bilerek tertiplerini fiiliyata dökmeye karar verdiler ve III. Ordudan getirdikleri avci taburlarina mensup neferlerin fisegini patlattilar. Baslarinda tek bir subayin dahi bulunmadigi ve sadece basçavus ve çavuslarin komuta ettigi bu erler, “Þeri’at isterüz” deyü isyan ettiler. Ayasofya ve Sultanahmed Camii önlerinden toplanan kalabalik, Sadrazam Hüseyin Hilmi Pasa ile Meclis-i Meb’usan Reisi Ahmet Riza Bey’in azlini ve bütün Ittihadcilarin sürgün edilmelerini istiyorlardi. Yukarida zikredilen sebeplerden dolayi, isyan eden askerlere, basta hamallar olmak üzere her çesit insan karismisti.
Görünürde Ittihadcilara karsi, seriati ve onun teminati olan Abdülhamid’i kurtarmak için yapilmis bir isyandi. Ancak tamamen Ittihadcilarin ve Ingiliz Gizli Servisi’nin, Abdülhamid’i tahttan indirmek ve bu arada dindar halki da ezerek gözdagi verilmek için yapilmis bir tertipti. Bu serseri mayin gibi isyan eden askerler, Ittihadcilarin ileri gelenlerinden Ahmet Riza Bey zannederek Adliye Nâziri Nâzim Pasa’yi ve Gazeteci Hüseyin Cahid zanniyla da Milletvekili Emir Þekib Arslan Bey’i öldürdüler. Sultan Hamid, II. Tümen kumandanini çagirarak âsileri dagitmasini istedi; ancak Padisah’in talimatini dinlemeyen komutan Ordu Komutanindan emir almadigini söyleyecek kadar alçalmisti. Maalesef Ittihadci olan ve sonradan bu haline çok pisman olan Mahmud Muhtar Pasa ise, emir vermemekte direndi. Daha sonra isyan eden bu cahil askerlere, kendileri gibi cahil olan hamallar ve de sagini solundan fark edemeyecek kadar ahmak olan bazi dindarlar da katildi. Zaten Ittihadcilarin muhalifleri de böyle bir firsat bekliyordu. Onlar da akilli hareket edemediler. Is, çigirindan çikmisti. Bediüzzaman basta olmak üzere, bir kisim akilli Islam alimleri, askerlere ve hamallara, bunun bir oyun oldugunu ve oyuna gelmemeleri gerektigini ikaz ettiler. Hatta Bediüzzaman, bir nutuk ile sekiz taburu itaata getirmisti.
Ittihadcilar, Ingilizlerin aleti olmuslar ve bütün Müslümanlarin ümidi haline gelen Abdülhamid’i indirmekten baska gaye gütmemislerdir. Bu olayi kendileri tertip etmelerine ragmen, israrla bir irtica olayi oldugunu ifade etmeleri, günümüze kadar gelen devlet ile milletin arasini açmak adetinin kötü bir baslangici oldu.
Firsati ganimet bilen Ittihadcilar, olaylar büyüyünce, Selanik’ten Hareket Ordusu adini verdikleri kuvvetleri, Padisah’i kurtarmak gibi yalanci bir sloganla Istanbul’a sevk etmeye basladilar. Bu hareket ordusunun sadece kumandani olan Mahmut Þevket Pasa Müslüman ve Türk’tü. Askerlerin çogu, yagmaci ve Müslüman katili olan Makedonyalilardi. Tam bir çapulcu ordusuydu. Olayin vahametini anlayan Istanbul’daki generaller ve özellikle I. Ordu Komutani Nazim Pasa, Sultan Abdülhamid’e müdahele etmeleri gerektigini anlattilarsa da, Müslümani Müslümana kirdirmayacagini söyleyen Padisah, onlara gerekli talimati vermedi. I. Ordu Kumandani Nazim Pasa’ya, Hareket Ordusu’na silah çekmemeleri için yemin bile ettirdi. 25 Nisan’da Hareket Ordusu, Yunan ordusu gibi davrandi ve Yildiz Sarayi’ni yagmaladi. Kütüphane disinda Padisah’in altin arabasini bile parçalayip götürdüler. Daha sonra da 27 Nisan 1909’da Meclis-i Umumi’yi toplayarak Abdülhamid’i hal’ kararini silah zoruyla çikardilar. En önemli ithamlari, 31 Mart Vak’asi’ni tertip etmekle suçlamak idi. Halbuki bu tamamen yalandi. I. Orduya talimat vermemekte direnen Padisah, Müslümani Müslümana kirdirmakla itham ediliyordu.
Kisaca 31 Mart Olayi, Ittihadcilarin tertipledikleri bir fitneydi; ancak muhalifleri olan Kâmil Pasa-zâde Said Pasa, Ismail Kemal Bey, muhalif gazetecilerden Mizanci Murad ve Volkan Gazetesi bas yazari Dervis Vahdeti gibi bazi safdiller de durumdan pasta çikarmak ugruna atese körükle gittiler ve fitne atesini söndürmek yerine daha da alevlendirdiler. Neticede düsmanlar kâr etti; devlet, millet ve din zarar etti. Çünkü kurulan Divan-i Harb-i Örfî çok masumlari idam sehpalarinda sallandirdi. Din düsmani kesimlerin eline de tam bir irtica sermayesi verilmis oldu. Bediüzzaman gibi allâmeler bile, 31 Mart Olayi ile suçlandilar; ama beraat ettiler.1
Dipnot:
1- Kur’an, Ahmed Bedevi, Inkilap Tarihi ve Jön Türkler, sh. 276 vd.; Osman Nuri, Abdülhamid-i Sâni ve Devr-i Saltanat, c. I, sh. 111; Danismand, Osmanli Tarihi Kronolojisi, c. II; Öztuna, Osmanli Devleti Tarihi, c.I, sh. 616-619; Bediüzzaman Said Nursi, Âsâr-i Bedî’iyye, sh. 309, 316-317, 324, 395-396, 441; Mektûbât, sh. 429; Badilli, Tarihçe-i Hayat I, sh. 235-260
Prof. Dr. Ahmet Akgündüz - Arastirama
31 Mart Olayı ve Hareket Ordusu’nun Ortaya Çikis Sebepleri - Paz Şub. 14, 2010 4:45 am
31 Mart Olayı ve Hareket Ordusu’nun Ortaya Çikis Sebepleri
Abdülhamid’in otuz üç sene süren iktidarının sonlarına doğru Jöntürkler’in kurduğu Osmanlı Hürriyet Cemiyeti Selânik ve çevresinde teşkilatlanmış ve bu yapının içinde birçok subay da yer almıştı. Daha sonra, Paris’te faaliyetini sürdüren ve liderliğini Ahmed Rıza’nın yürüttüğü gurupla bahsi geçen cemiyet, İttihat ve Terakki adı altında, Dr. Nazım’ın öncülügü ve çalismalari sonucu birleştirilmiştir (1907). Cemiyet bu tarihten sonra faaliyetlerini yoğunlaştırmış ve Abdülhamid Meşrutiyet’i yeniden ilân etmek zorunda kalmıştır. Cemiyet, böyle bir başarı sağlamasına rağmen yeterince donanımlı ve tecrübeli adamları bulunmadığından, iktidarı devralmadan ve bir noktada sorumluluk altına girmeden siyaseti denetlemek suretiyle faaliyetini sürdürmeye çalismistir. Bu konumlarını pekiştirmek ve Meşrutiyet’i korumak isteyen İttihatçılar, “Nigehban-ı Hürriyet” (Meşrutiyet’in/özgürlügün bekçileri) unvanı verdikleri Avcı Taburları’nı Cemiyet adına Rumeli’den İstanbul’a getirmişler ve Taşkışla’da yerleştirmişlerdir. Bahsi geçen kuvvetler daha önce çetelere karşi çarpisarak tecrübe kazanmıştı. Ayrıca bunların İttihatçılara sadakatle bağlı ve “istibdada” da muhalif oldukları düşünülmekteydi. Ancak beklenenin aksine esas problem de bu taburlardan çikmisti. Nitekim 13 Nisan 1909’da tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen olayda (31 Mart 1325) Avcı Taburları isyan edince İstanbul’da Cemiyet’in varlığından söz etmenin mümkün olmadığı anlaşilacaktı.
31 Mart Olayı kısaca şu şekilde gelişmiştir: Sabah erkenden Ayasofya çevresinden silah seslerinin işitilmesiyle dikkatler bu yönde yoğunlaşmış ve bunu duyan halk o tarafa doğru akın etmiştir. Daha sonra nümayişe dönüşen bu toplu hareketin içinde Avcı Taburları’na dâhil efradın önemli rolü olduğu ilk andan itibaren göze çarpmaktadir. Nitekim, Ayasofya ve Bayezid meydanları askerler tarafından işgal altında bulundurulmakta, burada sivil insanlar da yer almaktaydı. Olaya katılanlar adalet taleplerini “Şeriat isteriz” sloganıyla ifade etmekteydiler. Hamdi Çavus ve onun rütbesinde bazı askerler tarafından idare edilen nümayişlere hoca kisveli bazı şahıslar da destek vermekte, bunların halkı tahrik ettikleri görülmekteydi. Olaylar çigirindan çikmadan evvel Mahmud Muhtar Paşa isyanı önlemek ve kalabalığı dağıtmak istemesine rağmen Harbiye Nazırı Rıza ve Sadrazam Hüseyin Hilmi paşaların emir verme yönündeki kararsızlık ve tereddütleri buna mani oldu. Bu cesaretsizlik olayları tırmandırmış ve Meclis’e gelmek isteyen ve isyancılar tarafından kendilerinden nefret edildiği anlaşilan Adliye Nazırı Nazım Paşa, Ahmed Rıza ve Lazkiye Mebusu Aslan Bey de Hüseyin Cahid’e benzetilerek öldürülmüslerdir. Ayrıca, isyancılarda mektepli subaylara karşi oluşan soğukluk ve rekabet bazılarının hayatına mal olmuştur. Olayların bir şekilde önlenmesi ve sorumluların cezalandırılması gerekmekte idi. Fakat merkezde bulunan yetkililerle Abdülhamid’in olayları önleme yönündeki dirayetsizliği sebebiyle meydana gelen belirsizlik ve boşluğu giderecek askeri bir kuvvetin başka bir yerde, İttihat ve Terakki’nin güçlü olduğu bir bölgede teşekkül edeceği açıktı.
İşlerin bu noktaya varmasının sebepleri konuya ilgi duyan yazarlar tarafından farklı şekilde yorumlanmaktadır. Bununla beraber olayın meydana gelmesinde başlıca sebepler şu şekilde ortaya konulabilir: Rumeli'den getirilen üç bin kişilik bu kuvvete mümtaz bir yer verilmesi kırk elli bin kişiyi bulan Hassa Ordusu'na –ki, meşrutiyete bağlı olduğu bilinir– mensup olanları gücendirmekteydi. Bunun yanında, Avcı Taburları baskı mekanizması olarak kullanılmakta ve İstanbul'daki birçok kurum bundan nasibini almaktaydı. Hukukun sınırları zorlanarak istimal edilen bu taburlardan yine hukukun sınırlarını ortadan kaldıracak bir hareketin çikacagi tahmin edilebilirdi. Belki de “31 Mart” tarzında bir hareket beklenilmediği için bu tür bir yapılanma önemsenmiyordu.
Ayrıca, görev dağılımında Harbiyeli subaylara öncülük tanınması olayların meydana gelmesinde önemli bir sebep teşkil etmekteydi. Nitekim alaylı subayların rolleri azaltılmış ve önemli oranda kadro dışı bırakılanlar olmuştu. Bu durum orduda kalmak isteyen erbaşların üzerinde olumsuz etki meydana getirmişti. Ancak meselenin kaynağı daha eskiye dayanıyordu. Meşrutiyet’ten önce devlet kadroları çesitli gerekçelerle şişirildiğinden ve “haksız” yere terfiler dağıtıldığından bunların tasfiyesi ve liyakat esasına göre terfiler verilmesi ve görevlendirmeler yapılması gerekiyordu. Bunun için de “mektepliler” ön plana geçirilmeliydi. Bundan zarar görenler veya görecek olanlar, “her fesat mektepten çikar” şeklinde askerler arasında propaganda yapıyorlardı. Böylece alaylı subayların kadro dışı edilmesi çok ciddi güven bunalımı meydana getirmiştir.
Diğer bir husus, genellikle ayaklanan askerlerin arasına karışan bazı hoca kisveli şahısların olayları tahrik ettiğidir. Bunun yanında dinî değerlerin bu olaya alet edilmesinden bahsedilir ki, bütün bunların doğru olduğu anlaşilmaktadır. Yani, İttihatçıları etkisiz hale getirmek için bazı çevreler tarafından dinî kavramlar ve değerler kullanılmıştır. Nitekim his ve heyecanın kabardığı, baskı ve terörün hüküm ferma olduğu –gazetecilere baskı yapılması ve hatta öldürülmesi gibi– bir ortamda insan kitleleri kendini güvende hissedebilmek, yapılan işleri meşrulaştırmak için sarılacak bir değer ararlar. Olaylar tırmandıkça kitle psikolojisinin ve tarafgirliğin etkisiyle birçok gayrı hukukî ve gayrı meşru olay kendini gösterir. Ayrıca böyle bir ortamda, kültür ve eğitim düzeyi de düşük olan insanlardan mantıklı davranışlar beklemek zordur. 31 Mart olaylarında bütünüyle bu süreç yaşanmıştır.
Bununla beraber, 31 Mart'ın bir irtica hareketi (vakıa-i irticaiye, hadise-i irticaiye) olduğuna dair düşünceler ileriye sürülmüş ve bu konuda yaygın bir inanç/anlayış husule gelmiştir. Ancak, önceleri Tanin ve Rumeli gazetelerinin yaydığı ve kabul ettirdiği, hatta resmîleştirdiği bu görüş, daha sonra adeta kesinleşmiştir. Hatta birçok belgede bahsi geçen olay hakkında irtica tabiri kullanıldığı görülmektedir (ZB, 414/66, Mayıs 1325, 12, 13. varak; MV, 128/25, 4 Haziran 1325/1909). Hâlbuki irtica hareketi, o dönemde mutlakıyet yönetimini geri getirmek amacı gütmeliydi ve “mürteciler” yalnız dört beş kişiye değil, hiç ayrım yapmadan bütün mebuslara karşi olmalıydılar. Taleplerini de Meclis’ten değil padişahtan istemeleri gerekirdi. Diğer taraftan, isyan içinde olan askerler Meclis’i talan etmiyor ve Yıldız'dan da bir beklenti içine girmiyorlardı. Ayaklanan askerlerin istediği; kabinenin düşmesi, bazı kişilerin mebusluktan istifa etmeleri ve nihayet kendilerinin affedilmeleri ve çikarilan alaylı subayların yerlerine tayiniydi.
Olayların gidişatından 31 Mart Vak’ası’nın bir irtica ayaklanmasından ziyade amacına ulaşamayan bir askeri darbe teşebbüsü olduğu anlaşilmaktadır. Nitekim 1909 tarihli bazı belgelerde “ihtilal-i askeriye”ye iştirak edenlerden bahsedilmesi Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti tarafından işin aslının anlaşildığını göstermektedir (DH. EUM. THR, 92/28, Teşrinievvel-Teşrinisani 1325, 2, 4 ve 5. varak; ZB, 413/70; İrade Askeri, no. 14).1 Yani alt rütbedeki askerler, tutumlarını beğenmedikleri üst rütbedeki subayların ve onlarla ilişkisi olan hükümetin, özellikle hükümette ve parlamentoda görevli bazı vekillerin tasfiyesi için kaba bir şekilde siyasete el koymuşlar ve başkentte anarşi/terör havası estirmişlerdir. Ayrıca bu olaylara halkın önemli bir kesiminin de destek verdiği bilinmektedir. Ve bu teşebbüsleri/isyanları, yine ordunun içinden ve üst yönetimi temsil eden diğer bir gurup (İttihatçı ağırlıklı) tarafından önlenmistir/bastırılmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti ise bu vesile ile başta Abdülhamid olmak üzere muhaliflerini tasfiye etme imkânına kavuşmuştur.
İttihatçıların hukuku zorlayarak siyaseti yönlendirmelerinin böyle bir isyanın doğmasında etkili olduğu açıktır. Nihayet, Meşrutiyet inkılâbına vücut veren “Cemiyet-i İttihadiyye”, –çogunluk itibariyle– belli bir düzeyin üzerine çikmis siyasetçilerin ve fikir adamlarının hizmet ettiği bir cemiyet değildi. Bu cemiyet, Bulgaristan sınırında küçük rütbeli subaylar ve müfrezeler içinde örgütlenmisti. Dolayısıyla cemiyetin ilk yöneticileri küçük rütbeli subaylardan müteşekkildi. Daha sonra gelenler, mürşitlik ve müritlik mantığıyla, rütbesi ne olursa olsun bu ekibe tâbi olmak durumunda idi. Bu tür örgütlenmeler ise askeri düzene aykırı düşmekteydi. Rütbelere bakılmaksızın subaylar birbirleriyle senli-benli olmaktaydılar. Bu durum Meşrutiyet’in ilânıyla kışlalara kadar yaygınlık kazandı. “Bu hal Mehmetlerin gözünden kaçmadı.” Ordu içinde İttihat ve Terakki’ye sadakat yeminleri ettirildiğinden kardeşlik ve eşitlik temaları işlenmekte idi. Mehmetçik, “binbaşi ne ise ben de oyum” şeklinde bunu algılamaya başladı ki, bu da askerî düzene aykırıydı. Askerlerin böyle bir ortamda isyana kalkışması, olayın süratle genişlemesine sebep oldu. “Anlamsız bir hamiyet yayıcılığı gururu ile askerî görevlerini unutan siyasî zabitlerimiz kendilerini maalesef birkaç haris serserinin ayartmasına kaptırarak o ihtilâlin sebebi oldular” ifadeleri bu meseleye ışık tutmaktadır.
Döneme tanıklık edenler askerin Meşrutiyet öncesinde, talimsiz olduğunu belirtmektedirler. Dolayısıyla tembelliğe alışmış ve bu yöne meyilli olan askerler böyle bir ortamda daha da tembelleşiyorlardı. Ancak bu vahim durumun aşilması gerekiyordu. Zira, Osmanlı Devleti’nin siyasi sorunlarının yeni savaşları gündeme getireceği ve “barışta ter dökmeyen ordunun savaşta kan dökeceği” açıktı. Askerlik kurallarının gerektirdiği sıkı disiplin ve talimlerin hemen uygulamaya konulması gerekiyordu. Neticede sıkı disiplin altında talimlere hız verildi. Bunun sonucunda çesitli bahanelerle talimden kaçmanın yolları aranıyordu. Buna karşilık dinî ve ananevî zaruretler sebebiyle itiraz edilemeyecek bahaneler kısa zamanda kendini gösterdi. Sabahları “hamamcı” olduklarını ileri sürerek ve bu mazeretin arkasına sığınarak yoklamalara katılmayanların sayısı artmaya başladı. Ayrıca talimlerden kaçmak için de ibadet bahane edilmekteydi. Bunu önlemek ve talimi sevdirmek için bazı akılcı tedbirler alınması yoluna gidilemedi. İnsan psikolojisi dikkate alınmadan en kolay yol tutuldu ve mazeret kabul edilmeden herkes yoklamalara ve talimlere katılmaya zorlandı. Fakat bunların içinde gerçekten mazereti olanlar için bu durum kabul edilemezdi. Zira Türk ordusunu ayakta tutan en önemli unsur, maneviyatı idi ve vatanını da bu çerçevede sevmekteydi. Nihayet ölümü ve yaralanmayı “ya şehit ya gazi” anlayışıyla iştiyakla bu sayede karşilıyordu. Dolayısıyla bu hassasiyete karşi geliştirilen tavırlar, hatta bir kısım subaylar tarafından askerlere küfürlü konuşmalar güveni sarsmıştı. Hâsılı, dinî vecibelerini yerine getirmek isteyenlerle bunu bahane ederek görevini aksatanların birbirine karıştırılması, olaylara dinî bir renk verilmesinde etkili olmuştur.
Hareket Ordusu’nun Teşekkülü ve Faaliyetleri
Olaylar başladıktan sonra İttihatçıların bir kısmı kendilerini güvende hissedemediklerinden Selânik’e firar etmek zorunda kalmışlardır. Bunun üzerine teşkilatın merkezinin de bulunduğu Selânik’te Üçüncü Ordu Kumandanı ve Rumeli Umum Müfettişi Ferik Mahmud Şevket Paşa’nın yönetiminde yapılan bir toplantıda oluşturulacak ve sevk edilecek bir ordu sayesinde isyanın bastırılabileceği ve böylece düzenin sağlanabileceği düşünülmüştür. Bunun yanında İstanbul’daki bir kısım askerlerin –muhtemelen isyana destek verdiği mülahazasıyla– terhis ettirilmesini talep eden ve Siroz’da bulunan Mahmut Şevket Paşa, bir telgrafla görüşlerini üst yönetime bildirmiştir (8 Nisan 1325). Bu telgraf Harbiye Nazırı ve Hassa Kumandanı ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi paşalar tarafından okunarak değerlendirilmiş ve duruma uygun bir karar verilmiştir (9 Nisan). Bu kararda şu düşünceler yer almaktadır:
İstanbul askeri kıtalarından ihtiyat efradının terhis ve sevkleri esasen kararlaştırılmış olup bu günden itibaren icraatına dahi başlanmıştır. 1321 ve 1322 seneleri efradının tefrik edilerek ve silahları alınarak terhisleri hali hazırda mümkün değildir. “İstanbul’da bulunan sunuf-ı askeriyenin ihracından sonra ikinci ve üçüncü ordular kuvve-i mertebesinin İstanbul’a idhali hakkında teklif-i atufileri bu gün için kabil-i icra görülemiyor. (…) Buradaki askeri terhis ile bir gaileye ve her bar hükümete müracaat etmekte bulunan sefaretlerle binlerce ecanibin emniyet-i can ve malını muhataraya ilka eylemek gibi gayet vahim ve neticesi ağır karşilıklara sebeb ve mahal verilmemek için taraf-ı atufilerinden dahi aynı hissiyat ve mesleğin tatbik ve takibi zımnında icab edenlere evamir ve talimat-ı katiye itası (emirler ve kesin talimatlar verilmesi)” kesinlikle gereklidir. Ayrıca düşündüğünüz tedbirin uygulanabilmesi için “dünkü gün verilen karar ve işar-ı vechile Hassa Kumandanı Nazım Paşa’nın bilmuhabere (haberleşerek) tayin olunacak bir mahalde zat-ı atufileriyle mülakat ve icra-yı müzakerat eyleyüp ve müttefikan verilecek karar dairesinde hareket olunması ve aksi halde mahzurat ve mazarrat-ı azime tevlidi melhuz olduğundan (sakıncalar ve büyük zararlar doğacağı düşünüldüğünden) bunun mesuliyeti heyetçe deruhde ve kabul olunamaması tabii idüğü meclisin karar-ı müzakeratı iktizasındandır” (MV, 127/7, 9 Nisan 1325).
Diğer taraftan tedbir yönünde yapılan çalismalarda İttihat ve Terakki Cemiyeti de aktif bir şekilde rol oynamış ve 14 Nisan 1909’da Selânik Hürriyet Meydanı’nda bir miting düzenleyerek halkı harekete geçirmiştir. Bölgede yaşayan hemen bütün unsurlardan (Türk, Rum, Sırp, Arnavut, Bulgar, Ulah, Makedon, Ermeni ve Yahudiler) 20–30 bin kişi bu mitinge iştirak etmiştir. Bu arada, Cemiyet vasıtasıyla Edirne’deki II. Ordu Kumandanı Salih Paşa ile irtibata geçilmiş ve onların da İstanbul’a gönderilecek orduya katılmaları temin edilmiştir. Burada tertip edilen ordunun kumandanı Mirliva Şevket Turgut Paşa, kurmay başkanı Kolağası Kazım Karabekir olarak düşünülmüştür. Selânik’ten yola çikacak asker ve gönüllülerin kumandanlığını ise Ferik Hüseyin Paşa, kurmay başkanlığını Kolağası Mustafa Kemal yürütecektir. Nihayet İstanbul yakınlarında buluşacak bu birliklerin en üst düzeydeki kumandanlığını Mahmud Şevket Paşa ele alacaktır. Bu orduya “Hareket Ordusu” denmesi genel kabul görmüş ve çesitli yerlerde bu ismin fikir babasının Mustafa Kemal Bey olduğu dile getirilmiştir.
Hareket Ordusu’nu oluşturan bu düzenli orduların yanında gönüllü kuvvetler de yer almaktaydı. Bunların içinde Balkanlarda devleti meşgul eden “Sandaniski, Paniça, Çircis, Kaptan Keta, Karayko” gibi çete reisleri bulunmakta; hatta 700 kişilik bir “Musevî Taburu”ndan da bahsedilmektedir. Meşrutiyet’in ilan edilmesinde önemli katkılar sağlamış olan asker kökenli sembol kişilerin (Resneli Niyazi ve Eyüp Sabri gibi) katkılarının da hareketi güçlendirdiği söylenebilir. Diğer taraftan, gayrimüslim unsurların ve çete reislerinin böyle bir hareketin içinde İttihatçılar ve askeri erkân tarafından kabul edilmeleri güç toplama ihtiyacından ziyade politik sebeplere dayanmaktadır. Zira ordunun İstanbul’a yürümesiyle Selânik’teki askerî gücün zayıflayacağı düşünülmüş olmalıdır. Bu sebeple Balkanlar’da hassas olan dengelerin bozulmaması için böyle bir tedbire başvurulmuştur.
Nihayet, Binbaşi Muhtar Bey’in kumandası altında yer alan ilk öncü birlikler Selânik’ten hareket edip (15 Nisan 1909) bir gün sonra Çatalca’ya ulaşmış ve bunu haber alan Babıali’nin önde gelen devlet adamları durumu endişeyle izlemeye başlamıştı. Meclis’te yapılan görüşmeler neticesinde bu birliklerin bulundukları yeri terk etmemesi için çesitli çareler düşünülmüştür. “Tophane-i Amire Nazırı Ferik Hurşid Paşa, Erkânıharp Mirlivası Memduh Paşa, Halep Mebusu Nafi Paşa, Üsküp Mebusu Said Efendi, Rize Mebusu Ahmed Bey ve Ders Vekili Halis Efendi” gibi şahsiyetlerden oluşan bir heyet Çatalca’da heyecan içinde bekleyen askerlere nasihat etmek üzere gönderilmiştir. Meclis-i Vükela (MV), 126/55’da kayıtlı bir belgede “nesayih ve vesaya-yı mukteziyi ifası zımnında” bahsi geçen heyetten başka Meclis azalarından on kişilik diğer bir heyet dahi gönderildiği ifade edilmektedir. Diğer taraftan Tophane Nazırı Hurşit Paşa ve mebus Ahmed Bey döndükten sonra mecliste yaptıkları açıklamada, Selanik’ten gelen askerlerin asla düşmanca niyetleri olmadığına dikkat çekmislerdir. Ayrıca, komutanlar başkent, Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet’in tehlikede olduğuna dair bilgi aldıklarını belirtmişlerdir. Bu bakımdan, güvenliğin somut bir şekilde korunması ve temini maksadıyla gelmekte olduklarını, kendilerinin geri çevrilmelerine imkân bulunmadığını da ilave etmişlerdir. Yalnız Dersaadet de bulunan askerlerin Selanik’ten gelen meslektaşlarını iyi karşilamasıyla –bu kuvvetten istifade ile–huzur ve güven ortamının temin edilmesi gerekmektedir. Bunun için, merkezde bulunan askerlerin Hareket Ordusu mensuplarına karşi olumlu bir tavır içinde olmaları ve ulema vasıtasıyla gelen askerlerin kendilerine taarruz edilmeyeceği yönünde telkinde bulunulmasının icap edeceği Hurşid Paşa tarafından mecliste ifade edilmiştir. Ayrıca, durum gereği müzakere sonrası Selanik’ten gelen askerleri İstanbul haricinde Rami Kışlası arkalarında ve uygun görülecek mahallerde “tevakkuf edib buradan gönderilecek kıta-yı askeriye tarafından selamlanması ve gelecek taburların behemehal Hassa Ordusu kumandanının emr ve kumandasına tabi olması ve Hassa kumandanının kumandasına girdikten sonra” askerlerin iskân ve barındırılmaları hususu askeriyece yerine getirileceğinden ona göre tedbir alınması gerekecektir. (MV, 126/62, 5 Nisan 1325).
Bu gelişmeler yaşanırken yapılan propagandalar karşilıklı düşmanlıkları körüklemekte ve derinleştirmekteydi. Bu psikoloji içinde büyük bir çatisma ve kan dökülmesi ihtimali de kaçınılmaz hale gelmekteydi. İttihatçılar ülke çapinda örgütlü olduğu için değişik bölgelerden gönderdikleri telgraflarda üst yönetimin değiştirilmesini ve özellikle Tevfik Paşa’nın Sadaret’ten uzaklaştırılıp yerine Hilmi Paşa’nın getirilmesini talep etmekteydiler. Rumeli’den hareket eden ve gittikçe büyüyen ordu birlikleri 19–20 Nisan’da İstanbul’un batısındaki yakın bölgeleri denetim altına almışlar, Makriköy (Bakırköy) civarına kadar hâkim olmuşlar ve Ayastefanos (Yeşilköy)’ta karargâh kurmuşlardır. Bu zamana kadar ciddi hiçbir karşilık görülmemesi sebebiyle rahatlıkla İspartakule-Halkalı hattı ele geçirilmiş ve bu gelişmelerden cesaret alan azınlıklara mensup bazı mebus ve temsilciler orduya katılma talebinde bulunmuşlardır. Ancak bu taleplere olumlu cevap alamamışlardır.
Diğer taraftan, bu çaptaki bir ordunun maddi finansmanı önemli bir sorundu ve bunun Makedonya’daki zenginler tarafından karşilandığı bilinmektedir. Ordunun büyüklüğü nazara alınırsa hayli masraf yapıldığı anlaşilmaktadır. Zira Hareket Ordusu’nun, askerî birliklerden oluşan 50 bin kişilik kısmının yanında, gönüllülerden oluşan 20–30 bin kişilik mevcuduyla (toplam 70–80 bin kişi) bu harekât yürütülmekteydi.
Bu arada, İstanbul’daki olayları ve Selânik’teki gelişmeleri haber alan İttihatçıların sembol isimlerinden Enver ve Cemal Beyler yurtdışında bulundukları görevlerden ayrılarak Yeşilköy’e gelip orduya katıldılar.
Bu olaylar yaşanırken İstanbul’da isyanın öncülügünü yapan askerlerin ve bunlara tabi olan silahlı neferlerin Hareket Ordusu’yla bir çarpismaya girmemesi için gerekli tedbirlerin alındığı bilinmektedir. Bu doğrultuda bazı yetkililerden (hükümetten) bu topluluk nezdinde, Hareket Ordusu’na karşi konulmaması için talepte bulunuldu. Bunun üzerine hükümet, Dâhiliye, Harbiye ve Meşihat’tan bir heyet oluşturup isyancı askerleri itaat ettirmek üzere gönderdi (19 Nisan). Bu arada Hareket Ordusu adına Ferik Hüseyin Paşa tarafından Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi İzzet Paşa’ya ve İstanbullulara hitaben bir beyanname neşredildi. Burada, Meşrutiyet’e karşi isyan olarak düşünülen olaylara sebebiyet verenlerin şiddetle cezalandırılacağı, anayasanın hükümsüz kılınmasının önündeki engellerin kaldırılıp yeniden bu düzenin temin edileceğinin altı çizildi. Ayrıca, halka dokunulmayacağı, ordunun vatanın selametinden başka bir şey düşünmediği belirtildi.2
Diğer taraftan Abdülhamid’in çevresinde yer alan üst düzey bürokratlar gelişmelerin nereye varacağını kestirmiş olacaklar ki, “Çavuşların İsyanı”na karşi meydana gelen fiili durumu bir hükümet darbesi olarak okumuşlardır. Bundan dolayı, Hassa Ordusu Kumandanı Birinci Ferik Nazım Paşa ve bazı kumandanlar, Selânik’ten gelen bu orduya karşi silahla karşi konulması için Abdülhamid’i ikna etmeye çalistilarsa da o, umum Müslümanların halifesi olduğunu, bundan dolayı kardeşi kardeşe kırdıramayacağını belirtmiş ve teklifi geri çevirmistir. Aynı tutumunu isyanın bastırılmasında da gösteren padişahın, olayların belli bir sürede durulacağına inandığı ve böylece mevcut durumdan daha yaralayıcı bir olayın çikmasini engelleyici bir yol izlediği tahmin edilmektedir. Hatta Hareket Ordusu Ayestefanos’ta karargâh kurduğu günlerde İngiltere kralı tarafından (Akdeniz’de bulunan donanmasıyla) yapılan yardım teklifini, “Kral Hazretlerine teşekkürlerimi iblağa tavassutunuzu rica ederim. Hiç fevkalade bir şey yok. O gelenler de benim evlatlarımdır” diyerek nezaketle geri çevirmistir. Her iki halde de şiddet kullanabilecek güce sahip olduğu yolunda kanaatler mevcut olmasına rağmen Padişahın bundan kaçındığı görülmektedir. Hareket Ordusu’nun gücünün gittikçe artması ve böylece İstanbul’un üzerinde nüfuzunu pekiştirmesinin en önemli sebebi de hükümet ve padişahın bu dengeli siyasetinden kaynaklanmıştır. Bu arada basın da mevcut gelişmelerden etkilenerek kendisini isyancıların baskısından kurtarmış ve güçlüden yana tavır değiştirmeye başlamıştır. Bununla beraber, Hareket Ordusu’yla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin birbirleriyle irtibatlı olduğu hususunda basında yer alan haberler ordu yöneticilerini rahatsız etmiştir. Bundan dolayı, tarafsızlıklarını ortaya koymak için bir açıklama gereği duymuşlardır. Bu açıklamada, asayiş sorununu çözmekten başka bir amaçlarının olmadığının altı çizilmis ve askeri kuralların içinde hizmet göreceklerini, siyasi işlerle ilgilenmeyeceklerini belirtmişlerdir. Nihayet İstanbul önlerinde toplanan ordunun başina/komutanlığına Mahmud Şevket Paşa geçmiş ve Enver Bey’de kurmay başkanlığına getirilmiştir (22 Nisan).
Hareket Ordusu’nun sağladığı “güven ortamı”ndan yararlanan Mebusan ve Ayan meclisleri mensupları, ordunun karargâh merkezine yakın bir yerde bulunan Yeşilköy Yat Kulübü’nde Meclis-i Umumî-i Millî adı altında toplandı. Ancak buradaki toplantılarda bu Milli Meclis’in iradesinden ziyade Hareket Ordusu yöneticilerinin iradesi geçerli hale gelmiş, engel olarak görülen padişahın aleyhinde bir hava oluşmaya başlamıştı. Mahmud Şevket Paşa, İstanbul halkına yaptığı duyurularda daha dikkatli bir üslup kullanmayı tercih ederek padişaha bağlılığını ifade etmiş, ayrıca asayişin ve düzenin sağlanması için de gerekli kanunların Meclis tarafından çikarilmasi gerektiğinin altını çizmistir.
Bu arada Hareket Ordusu’nun faaliyetleri İstanbul’un içine doğru yayılmaya başlamış; daha doğrusu komutanlar zamanın geldiğini düşünerek teşebbüse geçmişlerdir. Önce Davutpaşa Kışlası’na el konulmuş, daha sonra bütün birlikler ve gönüllüler hedefe doğru planlı bir şekilde ilerlemişler ve nihayet muhtelif kollardan (Sirkeci, Aksaray, Edirnekapı, Beyoğlu) şehrin içine girerek asilerin yoğunlaştığı direnç noktalarına karşi planlı bir şekilde sıcak temasa geçmişlerdir (22, 23, 24 Nisan). Bu arada bazı bölgelerde çikan küçük çapli çatismalar bastırılmış, kışlalar ve Harbiye Nezareti ele geçirilmiştir. Aynı şekilde Yıldız Sarayı’na da girilmiş, ancak burada bir direnişle karşilaşilmamıştır (24 Nisan). Bu gelişmeler yaşanırken Kadıköy yakasında da (Kızıltoprak istasyonu civarı) Hareket Ordusu aleyhinde nümayişler yapılmıştır. Daha sonra bu nümayişin tertipçisi olarak Divan-ı Harb tarafından suçlu bulunan asker emeklisi Mustafa Bey sürgüne gönderilmiştir (ZB, 332/95). Böylece duruma hâkim olan komutanlar, bir gün sonra (25 Nisan) İstanbul ve çevresinde sıkıyönetim ilan etmek mecburiyetinde kalmışlardır.3 Bu faaliyetler esnasında fazla bir direnç göstermeyen veya gösteremeyen isyancılarla girişilen çatismalarda Hareket Ordusu’ndan 49 kişi ölmüs, 82 kişi yaralanmıştır. İsyancı birliklerin ise ölü sayısı 230, yaralı sayısı 475 kişiyi bulmuştur.
Hareket Ordusu Kumandanlığı tarafından, çatismalarin büyümemesi ve olayda dahli olmayanların tarafgirlik veya başka saiklerle zarar görmemesi, daha doğrusu keyfi uygulamaların önlenmesi için bir takım tedbirler alınmaya çalisilmistir. Her kim olursa olsun bir şahsın gözlem altına alınması veya tutuklanması, Hareket Ordusu ile icra kuvvetinden başka bir kuvvet tarafından yapılmaması bahsi geçen komutanlık tarafından açıkça beyan edilmiştir [ZB, 628/65; 628/66; 628/69, (14 Nisan 1325)].
Olaylar kontrol altına alındıktan sonra Avcı Taburları ile Hassa Ordusu mensupları suçlu görülmüş ve angarya olarak yol inşaatında çalistirilmak üzere Rumeli’ye sevk edilmiştir. Bunun yanında Meclis’in bir toplantısında cereyan eden müzakerelerin sonucunda, daha ziyade İttihatçılar ve Said Paşa’nın etkisiyle (27 Nisan) Abdülhamid tahttan indirilmiş ve yerine Şehzade Mehmed Reşad Efendi tahta çikarilmistir. Böylece harekât amacına ulaşmış olduğundan bunun meydana getirdiği neticenin muhafazasının da tedbirleri alınmaya başlanmıştır. Bu maksatla Mahmud Şevket Paşa Birinci, İkinci ve Üçüncü orduların müfettişliğine tayin edilmiş (15 Mayıs 1909) ve Paşa’ya hükümetin ve Harbiye Nezareti’nin tasarrufu dışında sınırsız yetkiler tanınmıştır.
Bu arada Tophane Nazırı Hurşid Paşa Divan-ı Harb-i Örfi reisi seçilmiş ve sıkıyönetim mahkemeleri kurularak olayda suçlu görülenler yargılanmaya başlanmıştır. Buna bağlı olarak kurulan üç tahkik heyeti isyana karışanları araştırıp gerekli raporları hazırlamış ve anlaşildığına göre olaylara karışan askerlerin bu harekete ne maksatla katıldıklarını dahi bilmedikleri ortaya çikmistir. Neticede, Abdülhamid’e bağlı paşalar sürgüne gönderilmiştir. Bu gelişmeleri değerlendiren İttihatçıların kendilerine rakip olabilecek bütün siyasi grupları etkisiz hale getirmeyi başardıkları söylenebilir. İsyanı bastıran Hareket Ordusu mensupları; subayları ve neferleri taltif edilmiş, ölenlerin ailelerine maaş bağlanması kararlaştırılmıştır.
Hareket Ordusu Kumandanlığı, daha önce İttihatçılara taraftar olan hükümetlerin düşünüp de gerçekleştiremediği Tasfiye-i Rüteb Kanunu’nu tanzim ettirerek uygulamaya koydurmuştur. Ayrıca, Yıldız Sarayı Evrak-ı Tedkik Komisyonu kurulmuş ve bu komisyonda Meclis-i Ayan’dan Galib, Meclis-i Mebusan’dan Halil, Trablusgarb Mebusu Ferhad, Kaymakam Sadık, Binbaşi İhsan Beyler gibi şahsiyetler görev almışlardır. Yıldız Sarayı’nda yapılan aramalar sonucu elde edilen bütün dokümanlar incelenmiş, 330 sandık jurnal Mahmud Şevket Paşa’nın emriyle Harbiye Nezareti avlusunda –az bir kısmı hariç– yakılmıştır. Ayrıca, Abdülhamid’in mallarına el konularak Selânik’e sürgün edilmiş ve Alatini Köşkü’nde ikamet ettirilmiştir.4 Nihayet Mayıs ayından itibaren Hareket Ordusu’na katılan birlikler Rumeli’ye gönderilmeye başlanmış ve en son Eylül’de sevk edilenlerle görev tamamlanmıştır. Aynı yıl içinde –yaklaşik üç ay sonra– asayiş ve emniyet konusunda endişeler ortadan kalktığı için Meşrutiyet’in yıldönümü (10 Temmuz 1325) münasebetiyle halka karşi daha yumuşak ve adil davranılması gerektiğinin altı çizilmis, yaraların sarılması yönünde bir politika geliştirmenin toplumun huzuru için gerekli olduğu anlaşilmıştır.5
İsyanın bastırılmasında görev alanlar hükümet tarafından takdir edilmiştir. “Muhatara-i azimeye düşen vatan-ı mukaddesemizi bir izmihlal-i muhakkaktan kurtarmaya muvaffak olan” Hareket Ordu mensuplarının –hizmetlerine “bir nişan-ı takdir ve şükran” olmak üzere– bütün efrada gümüş, zabitana “11 Nisan 1325” tarihli birer madalya verilmesi, şehid olanların ailelerine maaş tahsisi kararlaştırılmıştır. Ayrıca, III. Ordu ve Harekat Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa için diğerlerinden farklı özel bir madalya imal ettirilmesi talep edilmiştir (MV., 127/44, 128/75, 30 Nisan-3 Temmuz 1325).
Olaylarla İlgili Değerlendirme ve Sonuç
31 Mart olayları esnasında hükümet dağılmış, bazı mebuslar ve askerler öldürülmüstü. Adeta “bütün silahlı kuvvetler” Hamdi Çavus adındaki bir askerin emir ve kumandası altına girmişti. Bu arada Prens Sabahaddin olayları yatıştırıcı faaliyetler içine girmiş ve Meşrutiyet’in tehlikeye düşmemesi için, kendi anlayışına göre askerler arasında çesitli temaslarda bulunmuştu. (Bu temaslarda, Meşrutiyet tehlikeye girecek olursa Yıldız Sarayı’nın dahi topa tutulabileceğinden bahsedilmektedir) Bunun yanında Cemiyet-i İlmiye-yi İslâmiyye de beyannameler neşretmişti. Din ulemasının bu “cüretkârane” davranışı da takdire şayan bulunmuştur.
Nitekim 31 Mart patlak verdikten sonra birçok din bilgininin olayları yatıştırmanın çarelerini aradıkları bilinmektedir. Hatta Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanan ve beraat eden Bediüzzaman’ın isyanı önlemek için hamal hemşerileri ve avcı taburları üzerinde yapmış olduğu telkinlerin kısmen etkili olmasına rağmen umumi olarak olayların sükunete kavuşturulması mümkün olmamıştır. Nedense olayın bu yönü belli araştırmacılar tarafından görmezden gelinmiştir. Hatta Volkan gazetesinde dahi bu minval üzere birçok yazı yayınlanmıştır. Fakat bunlar yok farz edilmiş, maksadını aşan bazı ifadeler tahrik vesilesi sayılmıştır.
Ayrıca İttihatçılara muhalif olarak bilinen Mîzancı Murad, Serbestî gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat, Sabah gazetesinden Ali Kemal Beylerle Volkancı Vahdetî gibi şahsiyetler Beyoğlu’nda, Kroker otelinde toplanarak, asilere karşi hareket tarzı ve Meşrutiyet’in korunması için ne tür tedbirlerin alınması gerektiği konusunda fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Neticede, birçok cemiyetin mümessilleri tarafından şu kararlar alınmıştır: Meşrutiyet’i savunmak, gazete yayınlarını buna göre tertip etmek, Meclis’in tehdit altına alınmasına meydan vermemek ve bunun gerçekleşmesi için bir encümen teşkil etmek.
Daha sonra, Hareket Ordusu olaylara el koyduğunda İttihat ve Terakki Merkez-i Umumîsi bütün fırkaları lağvetmiş ve bazı muhalifler tevkif edilmiştir. Ayrıca, İttihatçılara muhalif olarak tanınan etkili şahıslar olayla ilişkili gösterilip tevkif edilmiştir. Bir kısım muhalifler kendilerine bu kargaşada bir zarar geleceğinden korktukları için yurdu terk etmek zorunda kalmıştır. Neticede, “Hilafet ve padişahlık hakları tamamen Merkez-i Umumî’de temerküz etmiştir.”
31 Mart Vak’ası’nın bastırılmasından sonra İttihatçıların önünde büyük ölçüde engel kalmamış ve Bâb-ı Âli bürokrasisi de partinin hakimiyetine girmiştir. Artık İttihat ve Terakki mensupları kendilerini vatanı kurtaran bir partinin mümessilleri olarak görebiliyorlar ve bu partiye karşi çikanlari daha rahat bir şekilde “hain” olarak vasıflandırabiliyorlardı. Böyle bir anlayışın hakimiyeti altında 31 Mart olayları değerlendirildiğinde, meselenin gerçek yüzünü anlamak hayli zor olsa gerek. Ancak, İttihatçı liderlerin uyguladıkları siyaset, toplumda bir aksülamel meydana getirmiş ve doğal olarak ordu içinden buna karşi bir tepki oluşmuştu. Askerler arasında meydana gelen isyan teşebbüsüne halkın da temayül göstermesinin bir sebebi, Hasan Fehmi Bey’in katledilmesi ve failin bulunamamasıydı.
Olayları bastıran gücün padişahı sorumlu tuttuğu bilinmektedir. Bu konuda, en azından olayları önlemedigi yolunda suçlama yapılmaktadır. Ancak, Abdülhamid’le yakın temasta bulunan yerli ve yabancı diplomat ve siyasetçilerin onun son derece etkileyici bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmektedirler. Güçlü bir hafızaya sahip olması, olayları uzun zaman geçse de ayrıntılı bir şekilde hatırlamasını sağlamakta idi. Ancak, şüpheci tutumu en küçük bir ihbarı bile tahkik etmeye kendini sevk etmekte idi. İnsanlara karşi müşfik olmanın yanında, belki de günlük siyasetin gereği olarak ayak oyunlarına da girebilmekte idi. Bununla beraber, şu da bir gerçektir ki, dâhilde şiddet kullanmaktan her zaman çekinmis, bunu ülke bütünlüğü açısından mahzurlu görmüştür. 31 Mart isyanında, zecrî tedbirler alamamasının sebebi böyle bir yönetim anlayışına sahip olmasına bağlanabilir. Ancak, olaylarda dahli olmadığı bilinmesine rağmen tahttan indirilmiştir. Hâlbuki Meşrutiyet’e sadık kalacağına dair ettiği yeminden caymadığı konusunda da kuvvetli bir kanaat mevcuttur.
31 Mart’la pekişen “tekelci” politikalar sonucunda muhalefet fiilî olarak ortadan kaldırıldı. Bundan sonra iktidarı eleştirmek 31 Martçı damgasını yemekle yüz yüze gelmek demekti. Dr. İbrahim Temo ve Dr. Abdullah Cevdet gibi İttihat ve Terakki’nin isim babaları bile bundan “nasibini” alacaklardır. Diğer taraftan Mart 1911’e kadar devam eden sıkıyönetim sayesinde Mahmud Şevket Paşa’nın etkisi yoğun bir şekilde devam etmiştir.
Kaynakça
Başbakanlık Osmanlı Arşivi
Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Tahrirat (DH. EUM. THR).
Meclis-i Vükela (MV).
Zabtiye (ZB).
Yıldız Esas Evrakı (Y.EE).
Kitap ve makaleler
Ahmed Rıza Bey’in Anıları, İstanbul: Arba Yayınları, 1988, s. 36.
Ahmed İzzet Paşa. Feryadım, c. I, İstanbul: Nehir Yayınları, 1992, s. 75.
AKŞIN, Sina. 31 Mart Olayı, Ankara Üniversitesi Siyasî Bilgiler Fakültesi yayınları, 1970, s. 26.
AKŞIN, Sina. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1987, s. 178.
Ali Cevat Bey, İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Otuzbir Mart Hâdisesi/Ali Cevat Bey’in Fezlekesi, Yayına Hazırlayan: Faik Reşit Unat, TTK., 1991, s. 52.
BADILLI, Abdülkadir. “Bediüzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,” İstanbul, 1998, s. 287-305
BALİ, Rıfat N. “31 Mart Vakası ve Hareket Ordusu’ndaki Yahudi Taburu”, Musa’nın Evlatları Cumhuriyet’in Yurttaşları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005, s. 53–81.
BAYAR, Celal. Ben De Yazdım Milî Mücadeleye Gidiş, c. I, İstanbul: Baha Matbaası, 1967, s. 143, 155, 165, 180.
DANİŞMEND, İsmail Hakkı. 31 Mart Vak’ası, İstanbul Kitabevi, 1961.
Şerif Paşa. Bir Muhalifin Hatıraları İttihat ve Terakkiye Muhalefet, İstanbul: Nehir Yayınları, 1990, s. 44–49.
Derviş Vahdeti. “Halife-i İslam Abdülhamid Han Hazretlerine Açık Mektup”, Volkan, 1/14 Nisan 1325/1909, no. 104.
EROĞLU, Nazmi. “31 Mart Vak’ası’nın oluşumunda İttihatçıların Etkisi ve Bazı Yanılgılar”, 1908’den Günümüze Milli İradenin Kuşatılması, İstanbul: Bir Harf Yayınları, 2004, s. 19–56.
HANİOĞLU, Şükrü. “İttihat ve Terakki Cemiyeti”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi (DİA), c. XXIII, s. 483.
Hasan Amca. Doğmayan Hürriyet Bir Devrin İçyüzü 1908–1918, İstanbul: Arba Yayınları, 1989, s. 81–93.
KARABEKİR, Kazım. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1896–1909, İstanbul: Emre Yayınları, 1993, s. 444–463.
KOCAHANOĞLU, Osman Selim. Derviş Vahdeti ve Çavuslarin İsyanı 31 Mart Vak’ası ve İslâmcılık, İstanbul: Temel Yayınları, 2001.
KOLOĞLU, Orhan. İttihatçılar ve Masonlar, İstanbul: Gür Yayınları, 1991, s. 199–202.
KURAN, Ahmet Bedevi. İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, İstanbul: Tan Matbaası, 1945, s. 276–277, 279.
KURAN, Ahmet Bedevi. İnkılap Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, İstanbul: Tan Matbaası, 1948, s. 253–256.
KUTAY, Cemal. Şehit Sadrazam Talat Paşa’nın Gurbet Hatıraları, c. II, İstanbul: Kültür Matbaası, 1983, s. 521–522, 543–544.
Mizancı Murad. II. Meşrutiyet Dönemi Anıları, Latin Harflerine Çeviren: Celile Eren Argıt, İstanbul: Marifet Yayınları, 1977, s. 183–185.
PAKALIN, Mehmet Zeki. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. I, İstanbul: Milli Eğitim, 1983, s. 740-742.
TÜRKMEN, Zekeriya. “Hareket Ordusu”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), c. XXVI, 1997, s. 125–127.
UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı. “II. Sultan Abdülhamid’in Hal’i ve Ölümüne dair Bazı Vesikalar”, Belleten, c. X, sayı: 40, TTK., 1946, s. 705-707, 716.
YALÇIN, Hüseyin Cahit. Siyasal Anılar, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1976, s. 143-144.
Yunus Nadi. İhtilal ve İnkılâb-ı Osmanî 31 Mart–14 Nisan 1325/ Hadisat, İhtisasat, Hakaik, Dersaadet, 1325.
Öz
Abdülhamid’in otuz üç sene süren iktidarının sonlarına doğru Jöntürkler’in kurduğu Osmanlı Hürriyet Cemiyeti Selânik ve çevresinde teşkilatlanmış ve bu yapının içinde birçok subay da yer almıştır. Daha sonra, Paris’te faaliyetini sürdüren ve liderliğini Ahmed Rıza’nın yürüttüğü gurupla bahsi geçen cemiyet, İttihat ve Terakki adı altında, Dr. Nazım’ın öncülügü ve çalismalari sonucu birleştirilmiş ve cemiyetin faaliyetlerini yoğunlaştırmasıyla Abdülhamid Meşrutiyet’i yeniden ilân etmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra konumlarını pekiştirmek ve Meşrutiyet’i korumak isteyen İttihatçılar, “Nigehban-ı Hürriyet” (Meşrutiyet’in/özgürlügün bekçileri) unvanı verdikleri Avcı Taburları’nı Cemiyet adına Rumeli’den İstanbul’a getirmişler ve Taşkışla’da yerleştirmişlerdir. Bu çalismada bahsi geçen kuvvetlerin başlattığı 31 Mart Olayı ile bu ayaklanmayı bastıran Hareket Ordusu’nun ortaya çikis sebepleri incelenmektedir.
Anahtar kelimeler: 31 Mart Olayı, Hareket Ordusu, 2. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki Cemiyeti
Abstract
The Ottoman Freedom Society has been established by Jeune Turcs around Thessaloniki and towards the end of the 33 years endured rule of Abdülhamid. Many officers participated within this society. This society was combined with the group leaded by Ahmed Rıza and active in Paris under the rubric of Union and Progress. This combination process was leaded by Dr. Nazım. Due to the rise in the activities of this new committee, Abdülhamid had to declare the constitutional period again. After this, the Unionists desiring to reinforce their statuses and to keep the Constitution, brought the Hunter Battalions called as Nigehban-ı Hürriyet (the guardians of freedom) from Rumeli to Istanbul and emplaced them in Taşkışla. This study investigates the affair of 31st March caused by these battalions and the reasons for the emergence of Movement Army that quelled this uprising.
Key words: 31st March Affair, Movement army, 2nd Constitution, Committee of Union and Progress
Dipnotlar
1. Bununla beraber başka belgelerde “ihtilal”, “hareket-i ihtilaliye”, “harekât-ı iğtişaşiye” “vakıa-i ihtilaliye”, “hadise-i ihtilaliye” tabirleri de kullanılmaktadır (ZB, 414/66, 3, 13, 20. varak; 604/56; 496/7; 442/66, Mayıs-Temmuz 1325; DH. EUM. THR, 2/28, 3. varak). Ayrıca olayların yaşandığı esnada Meclis-i Vükela zabıt varakasında geçen “Dersaadet Hadisesi” ifadesi, olaya daha tarafsız bir yaklaşimı ortaya koymaktadır (MV, 126/62, 5 Nisan 1325).
2. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın beyanatının özünü teşkil edebilecek şu ifadeler dikkat çekicidir: “Hareket ordusu’nun maksat ve vazifesi hükümet-i meşrua-i meşrutamızı hiçbir kuvvetin sarsamayacağı surette tersin etmek ve sırf kuvvet-i şeriat-ı garra ile müeyyet bulunan Kanun-ı Esasi’nin fevkinde hiçbir kanun ve hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını isbat eylemek ve meşrutiyet-i meşruamızın istikrarından memnun olmayan vatan ve millet hainlerine son ve kat’i bir ders-i intibah vermektir.” (Pakalın, s. 741)
3. “Harbiye Nezareti Dairesi’nde bulunan Üçüncü Ordu Hareket Ordusu Kumandanı atufetlü Mahmud Şevket Paşa Hazretleri tarafından İstanbul ve Bilad-ı Selase ile Çatalca ve İzmid sancaklarında ve Adalarda ve Kartal ve Gegbuze (Gebze) ve Beykoz ve Çekmece kazalarında idare-i örfiye ilan edilmesi teklif olunmuş ve bu hususa Heyet-i Vükela zaten müttefik (…) bulunmuş olmakla idare-i örfiyenin hemen ilanı lazım gelmiş (…)” (Y.EE, 3/2, Eski Tasnif Numarası: 6–82/1754, 12 Nisan 1325).
4. “Abdülhamid’in Selanik’e sevki için harcanan bin lira ile ikameti için kiralanan Alatini köşkünün kiracısı Robilan Paşa tarafından terk edilen eşya ile iki aylık kira için talep edilen dokuz yüz liranın ve daha sonra vuku bulacak masrafların ödenmesi (29 Nisan 1325). Askeriyece ödenen iki bin liranın Hamid’in ele geçen paralarından ödenmesi ve kendisi, ailesinin her türlü masraflarına kumandanlıkça nezaret olunmak ve yirmi yaşindan aşağı evladının tahsisatı için Mayıs ayının başindan itibaren aylık bin liranın hazineden verilmesi” (MV., 127/49).
5. Konuyla ilgili belgede şu hususlara yer verilmektedir: Müessif ihtilal hadisesinde hükümetin şeklini değiştirmeye teşebbüs, bazı vekilleri, memurları ve subayları katl, ayrıca yağmacılık edenler kısmen meydana çikarilarak cezaları verilmiştir. Bununla beraber, payitahtta ahalinin bir kısmı cehalet sebebiyle isyancılara kanmış oldukları tetkikat ve muhakemeler neticesinde anlaşilmasıyla 10 Temmuz mukaddes gününde vatanın her tarafında icra-i sürûr ve şadumanî edilirken Dersaadet ahalisinden birçok aile efradının meyus bir halde kalmaları adalete uygun düşmemektedir. Hadiseye iştirak edenlerin kanun önünde gerekli işlemleri yapıldığından, artık 31 Mart Va‘kası’ndan dolayı memleketin her tarafında hiç bir kimse hakkında takibat veya sual vaki olmaması gerekmektedir (ZB, 604/56, 9 Temmuz 1325).
İttihat ve Terakki’nin Kurucularından İbrahim Temo’nun ****** ve İnkılapları Hakkınd - Paz Şub. 14, 2010 4:40 am
Doç. Dr. Selma Yel
1877 - 78 Osmanlı Rus Harbi’nin getirdiği felaketlere bir tepki olarak Sultan II. Abdülhamit, Meclis-i Mebusan’ı kapatarak Kanun-i Esasi’yi yürürlükten kaldırmıştı. Bu durum, meşrutiyet taraftarlarını harekete geçirmiş ve V. Murat’ı yeniden tahta çikarma teşebbüsüne sevketmişti. Bu hareketlerden birincisi Ali Suavi’nin neticesiz Çiragan baskını iken, ikincisi Cleanthi Scalieri - Aziz Bey Komitesi’nin Çiragan’i ele geçirme teşebbüsü idi1. Her iki hadisenin gerisinde mason teşkilatlarının ve İngiltere’nin desteğini hisseden II. Abdülhamit, sıkı bir baskı ve tedhiş politikası takibine başlamıştı2. Fakat, meşrutiyet taraftarlarının giderek sayılarının artması ve bir gizli cemiyet hâlinde teşekkül etmelerini engelleyememişti.
Osmanlı Devleti, 93 Harbi’nin sonunda Berlin Anlaşması ile Elviye-i Selâse’nin (Kars - Ardahan - Batum) yanı sıra, Sırbistan’ın istiklâlini tanımış; Karadağ, Osmanlı Devletinden kopmuş; Romanya’nın bağımsızlığı kabul edilmişti. En ağır şartlardan birisi de İngiltere’nin, Kıbrıs’a tamamiyle yerleşecek olmasıydı3. Parçalanma süreci daha sonra da devam edecek ve 1885’de Doğu Rumeli de isyan ederek Bulgaristan’la birleşecekti4.
Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu bu siyasî ve sosyal çöküs sürecinin getirdiği bunalımlar, birçok Türk aydınını yakından etkileyerek çözüm arayışı içine itmişti. Kurtuluş yolu, Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe konması ve meşrutiyetin ilânı olarak görülüyordu. İbrahim Temo da bu düşüncede olan şahsiyetlerden birisiydi. Onun diğerlerinden farkı, sadece düşünmekle kalmayıp icraat aşamasına geçebilecek cesareti gösterebilmesiydi.
İbrahim Temo, kendi hatıratında teyit ettiği üzere 1865 Martında Manastır’a bağlı Struga’da doğmuştu5. İlk eğitimini Struga’da tamamladıktan sonra, 1884 - 1888 yılları arasında Ahırkapı Tıp İdâdisi ve Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisi’nde ögrenime devam etmiş ve 1888’de Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhane’ye girmişti6. Bu dönemde yavaş yavaş çevresindeki ögrencileri tanımaya gayret sarfederek fikrî yapılarını anlamaya çalisiyordu.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin teşekkülü aynı yıllara rastlamakta olup, muhtelif kaynaklarda da teyit edildiği üzere 1889’da kurulmuş olduğu kabul edilmektedir. Ahmet Bedevi Kuran, “İnkılâp Tarihimiz ve Jön Türkler” adlı eserinde 1892 tarihini vermesine rağmen7, Sina Akşin, İbrahim Temo’nun da hatıratında belirttiği üzere 1889’u vermektedir8. Bu sebeple, doğru olan tarih 1889 olmalıdır. Ayrıca, cemiyetin ilk kuruluşundaki ismi Terakki ve İttihat olup, daha sonradan İttihat ve Terakki şekline dönüşmüştür9.
Ramsaur’a göre, bu ilk Jön Türk cemiyetinin üzerinde İtalyan Carbonari’nin tesiri bulunmaktadır. Bu kanaat, üyelerin birbirlerini kesir sayılarla ifade etmelerinden oluşmuştur. Kesirler, cemiyetin her hücresine ve hücredeki her üyeye birer sayı verilmek suretiyle elde edilmektedir. Hücre numarası kesirin bölünen sayısını, üye numarası da bölen sayısını meydana getirmektedir “..Örnek olarak, yedinci hücrenin beşinci üyesi 5/7 olarak bilinmekteydi..”. Hareketin kurucusu olan Temo’nun numarası 1/1 olup başkan konumundaydı10.
Ramsaur’a göre, Temo 1888 yılı yaz tatilinde Arnavutluk’a dönmeden önce yolu üzerindeki Brindisi’de bir süre kalmıştı. Burada ve Napoli’de geçirdiği süre zarfında yakın bir arkadaşiyla Mason Locası’nı ziyaret etmiş ve Carbonari’nin İtalyan tarihindeki rolü ve örgütlenme biçimi hususunda bilgi edinmişti. Benzeri bir teşkilatı vücuda getirmesinde bu ziyaretinin tesiri görülmekteydi11. Temo, hatıralarında böylesi bir hadiseden bahsetmemektedir. Cemiyetin faaliyetleri, kısa bir süre sonra II. Abdülhamit’in kulağına kadar gidecek ve tedbir olarak okul müdürü Ali Saip Paşa görevinden alınacak ve Zeki Paşa göreve getirilecekti12. Cemiyetle alâkalı olanlar da sıkı bir takibe maruz kalarak, bir çogu tutuklanmaya başlayacak ve İbrahim Temo, hürriyetini kaybetme tehlikesi karşisında 1895’te Romanya’ya kaçma yolunu seçecekti13.
Bu tarihten sonraki dönemde Temo’yu, öncelikle meşrutiyetin yeniden ilânı ve Osmanlı Devleti’ni parçalanmaktan kurtarmak, I. Dünya Harbi’ni müteakip de Arnavutluk’un toprak bütünlüğü için mücadele ederken görürüz.
Şaşirtıcı olan, Temo’nun hem kendi hatıratında teyit ettiği üzere, hem de muhtelif kaynaklarda görülebileceği gibi14, fikrî yapısı içinde hem Osmanlı-Türk milliyetçiliğini, hem de Arnavutluk aidiyetini ve milliyetçiliğini muhafaza edebilmiş olmasıdır. Hangisinin daha öncelikli öneme sahip olduğu sorusunun cevabı ise açıktır: Elbette ki öncelik Osmanlı-Türk milliyetçiliğidir. Aynı şekilde Diyarbekirli İshak Sükûti ve Arapkirli Abdullah Cevdet’te de ikili bir kimlik görülmektedir15. Fakat, onlardaki öncelikler de Temo’nunki gibidir. Temo, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü savunurken bir taraftan da Arnavut komitelerini fiili olarak desteklemekte, Arnavutlar adına otonomi isteklerini işleyen beyannamelerin hazırlanmasına yardımcı olmakta ve aynı amaçla yapılan kongrelere iştirak etmektedir. Arnavut millî komitelerine yapılan bağışlar içinde en büyüğünün 150 Frank ile Temo’ya ait olduğu görülmektedir16. Fakat bu destek hiçbir zaman, önceleri İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olan Derviş Hima (Maksut İbrahim) gibi, “Arnavut Islah Cemiyeti” kurucuları arasında olacak kadar ileri boyutlu olmamıştır. Hima, açık bir şekilde bağımsız Arnavutluk tezini savunmaya başlamıştır17.
İbrahim Temo ile gayri Müslim bir Jön Türk arasındaki şu konuşma, bu konuya açıklık getirmektedir: Gayri Müslim Jön Türk’ün, “... bu hafta haritaya baktım. Ağlamamak kabil değil. Çogu gitti azı kaldı. Bu da gidecek an kârib...” şeklindeki sözlerine Temo, şöyle cevap vermektedir: “ O kadar meyus olma. Türkiya zannolduğu kadar çabuk harita-i âlemden silinmez. Avrupa’da ve Afrika’da, sükûti bekası mümkünsüz gibi gözüküyor ise de, Asya’da daha pek çok seneler icra-yı ahkâm edebilir18.
İbrahim Temo’nun tespitinin ilerleyen günlerde aynı şekilde gerçekleşecek olması ne kadar güçlü bir sezgiye sahip olduğunu göstermektedir. Gerek sezgi gücü açısından, gerekse de milliyetçilik anlayışları açısından Temo ve Mustafa Kemal arasında bazı benzerlikler mevcuttur. Temo, Türk kültürü ve harsıyla yoğrulup kendini Türk hissedenler Türktür, diye düşünürken19, Mustafa Kemal de, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” demektedir20. Tarih boyunca zaferleri, Türk kültürü ve harsı çerçevesinde ittifak yapmış Kürdü, Türkü, Lazı ve Çerkezi birlikte kazandılar, derken de aynı gerçeğe işaret etmektedir21.
Benzerlikler başka birçok konuda daha mevcuttur. Şerif Mardin de, “Jön Türkler’in Siyasi Fikirleri” adlı eserinde bu hususun üstünde durmaktadır. İttihat ve Terakki tarafından ilk günden itibaren eğitimin ne kadar önemli olduğu, ilerlemenin ancak eğitimle mümkün olacağı vurgulanırken, Mustafa Kemal’in de aynı düşüncede olduğu bilinmektedir22.
Osmanlı Devletinin bilhassa son yıllarında içinde bulunduğu teokratik yapı, her türlü ilerlemenin önündeki engel gibi görülmekteydi. Gerçekten de, teokratik sistem, “.. devletin gerileme ve çöküs sürecinde tam bir kara taassup haline gelmiş, bu taassup İslâm dininin esas itibariyle liberal olan niteliğini soysuzlaştırarak bir taraftan devlet bünyesini çürütürken, diğer taraftan Türk toplumuna Batı medeniyetini sımsıkı kapayarak, ülkemizi geri bir Orta Çag toplumu hâlinde tutmakta direnmiş; Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş ve çöküsünün baş sorumlusu olmuştur”23 Mustafa Kemal de eğitim ve ögretimin ihmal edilmesi sebebiyle halkın taassubunun arttığı düşüncesindeydi. Hem eğitimin demokratik olması, hem de taassubunun yok edilmesi için laiklik prensibinin uygulanması gerekmekteydi24.
Temo ve arkadaşları bu hususta düşüncelerini bile açıkça ifade edememektedirler. Sebebi ise Osmanlı Devletinin İslâm devleti kimliğinin yanı sıra hilâfet gücüne de sahip olmasıdır. Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bu sorunların üstesinden gelme gücüne eriştiği için, önce hilâfet kaldırılmış, sonra da laiklik, anayasanın değişmez ve değiştirilemez maddelerinden birisi olarak kabul edilmiştir.
Eğitimle birlikte Türkçenin yaygınlaştırılması ve taassubun yenilmesi konusunda da Mustafa Kemal ile düşünceleri benzerlik arzetmektedir25. İbrahim Temo bu husustaki düşüncelerini 8 madde ile şöyle ifade etmektedir :
1. Osmanlı Devleti içinde yaşayan her birey (azınlıklar dahil) 7 yaşindan itibaren zorunlu fakat ücretsiz olan ilköğretime başlayacaktır,
2. İlkokuldan itibaren, bütün tahsil programları hükûmetin kontrolü ve denetimi altında bulunacaktır,
3. Dört senelik ilkokul tahsilini tamamlayıp da yerli ufak sanatlara veya tâli mekteplere girmeyen çocuklar, 2 sene daha pratik ders göreceklerdir. Bu pratik dersler, tarım başta olmak üzere sanayi ürünleri üzerine olacaktır,
4. Azınlıkların bulunduğu köy ve semtlerde çocuk sayısı 40 olanlar için ögleden sonra iki saat kendi dillerinde eğer isterlerse din dersi verilecektir. Ögretmenlerin maaşları ya cemiyetlerce, ya da devlet tarafından ödenecektir,
5. Ders saatlerinin yarısı Türkçe olmayan yabancı kolejlerin açılmasına izin verilmemelidir,
6. Türk ilkokullarını bitirmeyen veyahut İlköğretim Programı’na denk derslerden yeterlilik sınavını veremeyenler, Türkiye’nin resmî ve maaşlı hizmetlerine kabul edilmeyeceklerdir,
7. Osmanlı Devleti bünyesindeki patrik, hahambaşi vb. dinî liderler, eğitim ve ögretim işlerine kesinlikle müdahale edemeyeceklerdir. Gerekli hâllerde Maarif Nezaretince “İsevîler ve Musevîler Genel Müdürlüğü” adıyla iki resmî makam, sırf dinle ilgili programları hükûmete tavsiye edebileceklerdir,
8. Türkçe Lisanı, mevcut Arap harfleriyle tam manasıyla yazılıp, okunmaya müsait olmadığı için ve aynı zamanda da Türk eserlerini Avrupalılara tanıtmak amacıyla Latin alfabesinin kabulü gerekmektedir. Fakat, öncelikle Latin alfabesinin Türkçeye uygun hâle getirilmesi gerekmektedir26.
Temo’nun bu önerilerinin büyük kısmının Mustafa Kemal tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışından kısa bir süre sonra 9 Mayıs 1920’de okunan hükûmet programında eğitime verilen önemin bir belirtisi olarak ilerde yapılacak eğitim reformlarından bahsedilmiş, harp sebebiyle o günkü eğitim kurumlarıyla idare olunacağı açıklanarak, eğitim sisteminde hangi ilkelerin dikkate alınacağı belirtilmiştir27.
Mustafa Kemal’in bu konuya verdiği önemi gösterir diğer bir hadise de, harbin bütün şiddetiyle devam ettiği günlerde Sakarya Muharebesinden kısa bir süre önce 16 Temmuz 1921’de Ankara’da yapılan Maarif Kongresidir28. Bu kongrede, savaş müddetince dahi bütün okulların eğitime devam etmesi kararı alınmıştır. Daha sonra da bu yöndeki çalismalarina devam ederek büyük zaferi müteakip 27 Ekim 1922’de Bursa’da kalabalık bir ögretmen topluluğuna şöyle demektedir: “... Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için sadece bir ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak ve sürdüreceksiniz ve kesinlikle başarılı olacaksınız”29.
Eğitimde istenilen hedefe ulaşmak için Mustafa Kemal de, Temo gibi harf inkılâbının yapılmasının zaruri olduğunun bilincindeydi. 1 Kasım 1928’de Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında çikarilan 1353 sayılı yasa ile Arap Alfabesi yerine, Latin Alfabesi’nin Türkçe gramere uygulanması ile elde edilen yeni Türk Alfabesi’nin kullanımına geçildi30.
Temo’nun da önerdigi gibi eğitimde fırsat eşitliği temini amacıyla “Evkaf ve Şeriye Bakanlıkları” lağvedilerek Tevhid-i Tedrisat Kanunu çerçevesinde 3 Mart 1924’te bütün okullar Maarif Bakanlığı’na bağlandı31. Mustafa Kemal bu değişiklikteki amacını şöyle açıklıyordu : “Bir millet efradı ancak bir terbiye görebilir, iki türlü terbiye ile memlekette iki türlü insan yetişir. Bu ise his birliğini, fikir ve dayanışma gayelerini toptan ihlâl eder”32.
Benzerliklerin olması kadar farklılıkların olması da çok doğaldır. İbrahim Temo ve arkadaşları, devletin kurtuluşu için meşruti bir yapılanmayı yeterli görürken, Mustafa Kemal tamamiyle cumhuriyet idaresini düşünmektedir33. En önemli farklılık ise bütün imkansızlıklar içinde dahi milletin kurtuluşunun, yine milletin azim ve kararıyla olacağı inancında olan Mustafa Kemal’e karşin, İbrahim Temo ve arkadaşlarının halka güvenmemeleridir34. Bu da Türk milletini yeterince tanımadıklarını göstermektedir.
Mustafa Kemal, plân ve program yaparak hareket ederken, bizzat Temo’nun da itiraf ettiği gibi, İttihatçılar sürekli iktidara gelmenin çabasi içinde olup sonrasını düşünmemişlerdir35. Mustafa Kemal’e baktığımızda ise önce hedefini belirlemiş olduğunu görürüz. Bu hedef, vatanın kurtarılması, milletin istiklâlini kazanmasıdır. Bu hedefe ulaşmak için, kader birliği ettiği arkadaşları ile arasındaki fikrî ayrılıkları, düşünceleri dikkate almamış ve başarıya ulaşmıştır. Mahzar Müfit Kansu, O’nun liderlik vasfı ile ilgili olarak şöyle demektedir : “... Mustafa Kemal Paşa zamanı gelmeden hiçbir şeyin kuvveden fiile geçmesini istemezdi. Her kararın bir zamanı tatbiki olduğuna kaildi ve bu bir prensip idi ki, bizce de bu prensibe tamamen riayet edilmiştir”36.
İttihatçılar ise başlangıçta aynı hedefe ulaşma amacıyla fikir birliği etmelerine rağmen, II. Abdülhamit’in para ve mansıp vaadlerinin tesiri altında kaldıkları için 1897’den itibaren örgüt dağılmaya başlamıştır37. 15 Ekim 1907’de Paris’te yapılan son kongrede ise tamamiyle bölünerek parçalanmışlardı38.
1905’te Terakki ve İttihat Cemiyeti yeniden teşekkül ettirilirken, Temo da cemiyetin Köstence Şubesi’ni kurmuştu39. 1908’de II. Meşrutiyet ilân edildikten sonra, Temo İstanbul’a döndüğünde her şeyin değişmiş olduğunu gördü. Cemiyet, artık başkalarının kontrolü altına girmişti. Güç dengeleri oldukça değişmiş, Enver, Talat ve Cemal Paşalar söz sahibi olmuştu. Üstelik mevcut yapının, 1889’da kurulan İttihat ve Terakki ile alâkası olmadığını söylüyorlardı40.
İttihat ve Terakki tarafından dışlandıktan sonra memleketi Struga’ya dönen İbrahim Temo, 6 Şubat 1909’da Osmanlı Demokrat Fırkası’nı kurdu. Parti kurma gerekçesi, işbaşina gelenlerin, cemiyetin eski programına aykırı olarak davranmaları sonucunda, Türklerin dışındakilerin cemiyetten uzaklaşmalarıdır. Farklı komiteler oluşmaya ve taşrada ve İstanbul’da kulübler açılmaya başlamıştır. Bu dönemde iktidardaki İttihatçılar istibdatçı olarak görülmeye başlanmıştır. İbrahim Temo’nun amacı, ayrılıkçı fikirlere kayma ihtimali artan Türklerin dışındaki grupları, yeniden bir araya toplayabilmektir41.
Bu gelişmeler İbrahim Temo ile İttihat ve Terakki taraftarlarını karşi karşiya getirmişse de, bu parti ile çalismalari uzun sürmemiş, Osmanlı Demokrat Fırkası 5 Aralık 1911’de Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile birleşmiştir42.
Romanya’ya dönüşünden sonra Balkan Harbi’nde, Osmanlı Devleti lehine yardım kampanyaları düzenlemiş ve Romen Salibi Ahmeri (Kızılhaçı) ile İstanbul’a gönderilen yardım heyetinin başkanlığını yapmıştır43. Onu daha sonra, I. Dünya Harbi süresince Arnavutluk’un parçalanmaması ve toprak bütünlüğü için mücadele ederken görürüz44. Temo, aynı zamanda bölgedeki Türklerin dinî ve kültürel haklarının korunmasına öncülük etmektedir. 1820 senesinde de Romanya’da senatör olur45.
Geçen süre zarfında İbrahim Temo artık tamamiyle Türkiye ve Osmanlı Devleti’nden kopmuştur. Hayalindeki büyük ve güçlü Osmanlı Devleti’nin yeniden hayata döndürülmesi mümkün değildir. Anadolu’da yeni bir diriliş söz konusudur. Bu dirilişin mimarı Mustafa Kemal’dir. Kendini her zaman Türk hissetmiş olan İbrahim Temo için de ölümsüz bir lider ve kurtarıcıdır o.
Temo hatıralarında bu duygularını şöyle ifade etmektedir :
“Vatanın topraklarına değil, milletin özellikle münevver vatandaşların yüreklerine gömülmeden evvel, ebediyen ve cihanı hayretlere gark eden ******’ümüzün yarattığı idaresi üzerine (******’ü Niçin Severim) ismiyle 1937’de kısa bir risalecik yayınladım ve ismi unutulmayacak şefin fezaili hakkında kalem yürüttüm...”46.
Bu ifadeden de anlaşilabileceği gibi Temo, kendisini hâlâ Türk ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşi hissetmektedir. Bu duygusunu şu cümlelerden de anlamak mümkündür : “Bütün yüreğimle arzu ettiğim cumhuriyet idaremiz teessüs ettikten sonra, saadeti, şerefi, satveti için çalistigimiz Türkiye’yi seve seve görmek için, ara sıra ziyaretine gittim, epice yerlerini gezdim.”47
Yine hatıralarında, çocuklarindan bahsederken onları Türk terbiyesinde yetiştirdiğini belirterek, “... Türk İnkılâbını bütün manasıyla mevkiî fiile koyan ******’ümüzün hatıratını son nefsime kadar unutmayacağım...” demektedir48.
****** ve İnkılâplarına karşi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşi herhangi birisinin de duyguları bunlara özdes değil midir? Şaşirtıcı olan yoğun ****** hayranlığı ve sevgisine rağmen, İbrahim Temo’nun Türkiye ziyaretlerinden herhangi birinde dahi Mustafa Kemal’le görüşmemiş olmasıdır. Hayranlık ve takdir duyguları o kadar yoğundur ki, bu, Arnavutluk’ta yayınlanmış olan “******’ü Niçin Seviyorum” adlı risalesinde açıkça görülmektedir49.
Temo’ya göre, ****** yaptığı her şeyi ülkesini daha iyi bir geleceğe götürmek için yapmıştır. ****** adını da bunun için almıştır. Fakat o, Türklerin babası olmadan önce de, kendi ülkesinin büyük ve hakkını veren bir oğluydu. Arnavutların ******’ün kişiliği hakkındaki dikkat ve meraklarının birkaç sebebi vardı :
Birincisi: ****** tarafından gerçekleştirilmiş olan siyasî ve sosyal inkılâpların mahiyetiydi. Yankısı, bütün dünyada duyulmuştu. Zaten Arnavutluk’ta oksidentialist (cumhuriyetçi) yayınları ve ******’ün tecrübe ve inkılâplarını takip eden insanlar oldukça fazlaydı50. Bunlar, aynı inkılâpların Arnavutluk’ta da yapılmasını istiyordu.
İkincisi: Arnavutluk’un XX. Asrın 20. 30. yıllarındaki durumuydu51. Bundan dolayı ******’ün ve Türk halkının tecrübesinin, konuşma ve tartışma konusu olmaması mümkün değildi52.
Arnavutlar’ın, ******’ün şahsına gösterdikleri bu yakınlığın temelinde, geleneksel denebilecek güçlü tarihî bağlarla, asırlarca birlikte yaşamanın getirdiği bir yakınlık söz konusuydu. Galip Kemali Söylemezoğlu bu yakınlığı şu cümlelerle ifade etmektedir: “Arnavutlar, aşağı yukarı beş asır hakimiyetimiz altında kalmış ve Osmanlı tacının giranbaha (çok değerli) bir incisi olarak memleketimizde çok kıymetli evlatlar yetiştirmiştir.”53
İbrahim Temo, ******’e karşi göstermiş olduğu sevgi ve saygı karşilığında hiçbir şey beklemiyordu. Çünkü, kendisi iyi tanınmış meşhur bir göz doktoru olmasının yanı sıra, sosyal bir çevreye sahip, ekonomik koşulları yüksek olan biriydi. Bu hayranlığın gerisinde, bir zamanlar aynı ülkenin vatandaşi olmaları gerçeği yatıyordu. Temo’nun da cumhuriyetçi ve inkılâpçı olması, bu hayranlığı artırmış olmalıydı. Zaten, Temo’da, “******’ü Niçin Seviyorum” adlı risalesinde, bu sevginin iyi bir analiz sonucunda doğduğunu söylemektedir. Aynı zamanda, ******’ün iç ve dış güçlerle mücadele şartlarını sıraladıktan sonra, (dışarda düşman emperyalistler; içerdeki düşman da gerilik, yobazlık, fakirlik ve eğitimsizlik olmalıdır) inkılâplara devam etmesini tavsiye etmektedir.
Temo’ya göre hükümdarlar ülkeyi zayıflatmaya başladıkları zaman ****** ortaya çikmisti. Türkiye’nin düşmanları Bosfor hastasını gömmeye hazırlandıkları zaman, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çikmisti. Bu davranışı tesadüfî olmayıp uzun zamandır bunun için plânlar yapıyordu. Temo, ****** uzun mücadele ve dökülen kanlar sonucunda Türkiye’nin kurtarıcısı oldu, buna da herkes şahittir, demekteydi.
Temo’ya göre, bu uzun savaş sonucunda yeni ve gelişmiş, kendi etnik sınırlarıyla çevrelenmis bir yeni Türkiye ortaya çikmisti. ******, gerçek Türk idealizminin bayrağını kaldırmıştı. Türkiye’nin dış düşmanlarının yanı sıra inkılâp karşitlarına da dava arkadaşlarının desteğiyle karşilık vermişti. Dış düşmanlara ve İtilâf Devletleri’ne karşi kazandığı mücadeleden sonra, büyük politik zafer elde etmiş ve böylece demokratik bir rejim; Türkiye’ye yakışan cumhuriyet idaresini getirmişti. Cahillik ve İslâm fanatikliği karşisında Mustafa Kemal, Türkiye’yi çagdas ülkeler sınıfına sokmak için büyük bir kararlılıkla inkılâplar sürecini başlatmıştı. Çok zorlu şartlar altında hareket ediyordu. Halkı, İslâm dininin sadece giyinişlerinden ve başlarındaki kırmızı şapkadan54 ibaret olmadığına ikna etmek için hayli çaba sarfetmişti..
Bunlara ilâveten Temo, şöyle soruyordu : ****** niçin sevilmesin ki? O Türk dilini kurtardı, eski alfabe o dile hiç uymuyordu. İlk görünüşte, Türk dilinin alfabesindeki problem sadece filolojik ve bilimsel bir problem olarak tanımlanıyordu. Fakat, gerçekte öyle değildi. Arap alfabesi, Türkçe’ye hiçbir şekilde uymuyordu. Bu sebeple Temo, alfabe değişikliğinin Avrupalıları taklit etmek için yapıldığı iddialarına katılmıyor, yeni alfabenin Türk diline daha iyi uyduğu için kabul edildiğini müdafaa ediyordu.
Temo, aynı makalede, Mustafa Kemal ve Napoleon Bonaparti arasında da mukayese yapıyordu. Buna göre, Mustafa Kemal çok yüksek ve yıkılamayan, tarihte eşi bulunmayan bir özellige sahipti. Bu yüksek karaktere çok az rastlanabilirdi. Bu karakterin sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da bile eşi bulunmamaktaydı.
Temo bu mukayesede, öncelikle Mustafa Kemal’in kendi ülkesinin politik kaderine sadık ve dürüst olduğunu, demokratik ideallere bağlı olduğunu ifade ederken, Napoleon’un, aksine demokrasiye ihanet ettiğini belirtmektedir. Napoleon başlangıçta Fransa’nın özgürlügü için savaşacağına ve cumhuriyete sadık kalacağına yemin etmiş olmasına rağmen, sözünü tutmamıştı. Daha sonra da imparatorluğunu ilân ile ihtirasları uğruna binlerce Fransız askerinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştu55.
“Ama bizim galip ******” diyerek tahliline devam eden Temo, “Bonaparti’den bin kere iyi. Çünkü, o, hiç kimsenin işine karışmadı. Ülkesini düşmanlardan kurtardı, cumhuriyeti kurdu, demokratik bir hükûmet teşkil etti ve verdiği sözleri tuttu. Hiçbir zaman doğru bildiği yoldan şaşmadı. Bizim ******’ün aklından hiçbir zaman imparatorluk istek ve hayalleri geçmedi. Bu gerçek babayı, ülkesine bu kadar sevgi besleyen bu önderi kim istemez ki?” diye sormakta ve yine kendi cevap vererek: “Ben istemeyeyim.” demektedir.
Temo’nun risalesi yayınlandığı dönemde Arnavutluk’ta büyük yankı yapmıştı. Temo’nun bu hususta birçok bilim adamı ile görüşmeleri olmuştu. Bunlardan birisi olan Türkolog ve Albanolog Karl Sushajm, ilgili risaledeki düşünceler için şöyle yazmıştır : “Sizin ******’le ilgili eserinizi çok beğendim. Özellikle de kamu projesinin yer aldığı bölümü”. K. Sushajm, Temo ile yaptığı görüşmede, Temo’nun görüşlerinden sadece ******-Napoleon kıyaslamasına katılmadığını belirtmektedir56.
Temo’nun gerek siyasî faaliyetlerine ve gerekse risalesinin geneline bakarak demokrasiye inanmış bir insan portresi çikarmamiz mümkündür. Bu sebeple de Mustafa Kemal’e büyük bir saygı ve sevgi duyması doğaldır. Üstelik, ilk İttihatçılar olarak onların, yapılmasını ancak hayal edebildikleri birçok inkılâbı gerçekleştirerek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur. Temo’nun “bizim ******” diyerek bahsetmesinin altında yatan, Türk kültürüne dayalı Türk vatandaşlığı kimliğine hâlâ bağlı olmasıdır. Yine aynı risaleden anlıyoruz ki, o yıllarda Arnavutluk’ta Türkiye’ye yönelik bir alâka mevcuttur. Bunun sebebi de açıktır: Arnavutluk aydını da, Türkiye’deki inkılâpları yapabilme idealleri içindedir. Bu alâkanın sürekliliğinde Temo’nun da katkıları olduğu muhakkaktır. Temo gibi düşünen Arnavut Cumhuriyetçilerinin mücadelesi devam edecekse de, Türkiye kadar şanslı olamayacaklardır. Çünkü 7 Nisan 1939’da İtalya, Arnavutluk’u işgal edecektir57.
Ata Şehri Selanik Tarihi... - Paz Şub. 14, 2010 4:38 am
Selânik (Yunanca: Θεσσαλονίκη, ; Osmanlı Türkçesi سلانیك), Yunanistan'ın ikinci büyük kenti ve Yunan Makedonyası bölgesinin yönetim merkezidir. Selanik 1430-1912 yılları arasında 500 yıla yakın bir süre boyunca Osmanlı İmparatorluğunun en önemli şehirlerindendi.
Selânik'in büyük şehir nüfusu 1 milyona yakındır. ve coğrafî koordinatları 40°38'kuzey enlemi ve 22°58'doğu boylamındadır. En önemli turistik ziyaret yerleri Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi'dir.
Osmanlı İmparatorluğu dönemi
Selanik 1430 tarihinde padişah II. Murat'ın yönettiği bir Osmanlı ordusu tarafından fethedildi. 15. yüzyıl boyunca kente Anadolu'dan getirilen çok sayıda Türk yerleşmişdir. 1492 yılında Osmanlılar İspanya'dan kovulan Sefardi Yahudilere kapılarını açtıklarında Selanik Yahudilerin yerleşmek için en fazla tercih ettikleri şehir olmuşdur. Selanik 500 yıla yakın bir süre boyunca bir Osmanlı şehri olarak kalmışdır.Çesit çesit Hristiyan, Yahudi ve Müslüman toplumların hep birlikte uyum içinde yaşadığı önemli bir kültür ve ekonomi merkezi haline geldi.1800'lü yılların sonlarına doğru Selanik'te 90.000 Yahudi, 30.000 Rum ve 10.000 Türk yaşamaktaydı.
17. yüzyılda Sabetay Sevi tarafında başlatılan Sabetayizm hareketi Selânik'teki Yahudiler arasında çok rağbet bulmuşdur. Sabetay Sevi'yi izleyerek Müslüman olan Yahudiler Selânik'te Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarina büyük katkılarda bulundular. Jöntürk hareketi büyük ölçüde Selanik'te gelişti. Osmanlı padişahı II. Abdülhamit tahttan indirildikten sonra 1909 yılında Selanik'e sürgüne gönderildi. Fakat 3 yıl sonra Selanik Yunanlıların eline geçince İstanbul'a geri gönderilmek zorunda kaldı.
Yunanistan dönemi
1912'de Balkan Savaşları sonunda şehir Yunanistan yönetimine geçmişdir. Osmanlı orduları, şehri Yunan çetelerine savaşmadan, ancak şehirdeki Türklerin can güvenliğinin sağlanması koşuluyla bıraktılar. Osmanlı Ordusu'nun Selanik'te bulunan kuvvetleri de silahlarını Yunan çetelerine teslim ettiler. Ancak Yunan çeteleri şehri teslim aldıkları günün gecesi kentte yaşayan pekçok Türkü, aralarında Osmanlı askerleri de bulunmak üzere katletmişlerdir. Şehrin simgesi olan Osmanlıların inşa ettiği Beyaz Kule sembolik bir vaftiz işleminden geçerek beyaza boyanmışdır. O günden beri Beyaz Kule adıyla anılan bu yapının beyaz boyaları zamanla aşinıma uğradı ve eski rengini tekrar kazandı.
1917 yılında çikan büyük bir yangın şehrin Türk bölgesini neredeyse tamamen yok etmişlerdir. 1924 nüfus mübadelesi sonunda şehirde geride kalan bütün Türkler Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakıldı ve Anadolu'dan gelen Rum göçmenler giden Türklerin yerini aldı. Kısa bir süre içinde şehrin nüfus yapısı tamamen değişmişdir.Yunanlılar Selanik'te azınlıktayken kısa bir süre içinde ezici bir çogunluk haline geldiler. Böylece Selânik'in Osmanlı-Türk kültüründe oynadığı rol son bulmuş oldu. ****** 10. Yıl Nutku'nda "Keşke Selanik'i de misak-ı milli sınırları içerisine alabilseydik" diyerek kentin Türkler için önemini vurgulamışlardır.
İkinci Dünya Savaşinda neredeyse tüm Yahudi cemaati (50.000 kişi) Alman Nazi işgalcileri tarafından Nazi toplama kamplarına yollanıp yok edilmişdir. Böylece Osmanlı döneminde şehirin kültürel mozayiğini oluşturan bir diğer unsur da yok edilmiş olmuşdur. Kısa bir süre içinde camilerin minareleri yıkıldı. Bazı cami ve sinagoglar kiliseye çevrildi. Eski Osmanlı evleri bakımsızlıktan yok olmuşdur. Kentin geçmişiyle bağlantısı kesilerek modern bir Avrupa şehri haline getirilmişdir.
Selânik, 1997'de Avrupa kültür başkenti seçilmişdir.
İklim
Selânik Akdeniz İklimine sahiptir. Şehrin kuzeyi Balkan iklimi etkisi altında kaldığı için kışlar daha soğuk geçmektedir.
Resai Ozel
Endülüs'den Selanik Ve Çevresine Yahudilerin Göçü - 2 - Paz Şub. 14, 2010 4:36 am
Endülüs'den Selanik Ve Çevresine Yahudilerin Göçü - 2
III-Yahudilerin İspanya'dan Selanik Ve Çevresine Gelişlerinin 400. Yılını Kutlamaları İle İlgili Arşiv Belgeleri
Bilindiği gibi, 1992 yılında Yahudilerin İspanya'dan Selanik ve çevresine gelmelerinin 500. yıl dönümü her tarafda kutlandı. Ancak Osmanlı Arşivindeki belgelerden, aynı hâdisenin 1892 senesine rastlayan 400. yıl kutlamalarının da Sultân Abdülhamid döneminde yapıldığını, elimizdeki arşiv belgeleri ortaya koymaktadır. Elimizdeki iki belgeyi de takdim etmek istiyoruz:
Birinci Belge: Avrupa'daki Yahudi Dernekleri Federasyonu, 1892 yılında Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'e bir teşekkür mektubu göndermişlerdir. Bu teşekkür mektubu, daha sonra tahttan indirmeye çalistiklari Abdülhamid ve Osmanlı devleti açısından ibretle okunmaya değerdir. İsterseniz, evvela özetini ve sonra da aslını beraber görelim.
Cemiyyet-i Uműmiyye-i Museviye tarafından Padişah Abdul-hamid'e bir teşekkür yazısı sunuluyor. Bu mektubda şunlar ifade ediliyor:
1492 senesi ilk baharında İspanya'dan kovulan ve Osmanlı Devletine sığınan Museviler, orada her çesit zulüm ve baskıya maruz kaldıkları halde, sizin saltanatınızın merhametine sığınarak huzur ve emniyetle memleketinizde geçimlerini temin etmişler ve gün geçtikçe her açıdan ilerlemişlerdir.
Bütün asırlara örnek olmaya layık olan sizin saltanatınızın kanadı altında dahi her çesit in`am ve sahabete mazhar olduklarından, sizin bu lütuflarınıza layık olmaya çalismaktadirlar.
Cem`iyyet-i Umûmiyye-i Museviye'nin yardımlarıyla idare olunan Osmanlı memleketindeki Musevi mekteblerinde sizin ve devletinizin muhabbet ve sadakati ögretilmekle birlikte, emniyet içinde ziraat, ticaret ve sanayi de ögretilmektedir. Geçmişte ve şimdi bize ve haklarımıza gösterilen bu sahâbet ve iltifat, daima gönüllerimizde kalacaktır.
Babalarımız ve dedelerimizin her çesit zulme maruz kaldığı bu günde, Museviler, Sinagoglarında toplanarak böyle bir Padişahın merhamet kanatları altında yaşadıklarından dolayı Cenab-ı hakk'a şükür etmekle beraber ömür ve saltanatınızın devamına da dua eylemektedirler. Ayrıca sadakatlerini yenilemektedirler.
Cem`iyyet-i Umûmiyye-i Museviye ile dünyanın her tarafında yaşayan Museviler, Osmanlı Devletine ilticalarının bu 400. yıl dönümünde teşekkür ve tazimlerini arz ederler.
Mektubun asıl metni ise şöyledir:
"Atebe-i felek-mertebe-i Padişâhîye "Cem`iyyet-i Uműmiye-i Museviyye" tarafından takdim olunan mahzarın tercümesidir
1492 senesi ilk baharında İspanya'dan tard olunub Memâ-lik-i Ţâhânelerine ilticâ eden Musevîler, dünyanın her tarafında envâ`-ı mezâlim ve ta`addiyâta dűçâr oldukları halde zîr-i cenâh-ı saltanat-ı seniyyede himâye ve sıyânet-i müstemirreye mazhar olmuş olduklarından kemâl-i huzur ve emniyetle esbâb-ı ma`îsetlerini tedârik ve semere-i sa`y ve amelleriyle terakkî ede-bilmişlerdir.
Gıbta-bahş-ı âsâr olan ahd-i saltanatlarında dahi Museviler kulları her an ve zaman eltâf ve inâyât-ı celîle ve sahâbet-i müessire-i Hazret-i Padişâhîlerine nâil olarak iş bu avâtıf-ı seniy-yelerine kesb-i istihkaka çalismaktadirlar.
"Cem`iyyet-i Umûmiyye-i Museviye'nin iânesiyle idare olunan Mekâtibi Museviyede kâffe-i etfâle memleketlerine muhabbet ve metbû`-ı mufahham ve mu`azzamlarına ubûdiyyet ve sadakat etmek vazife-i mukaddesesi telkin ve talim olunmakda olub etfâl-i merkûme zirâ`at ve ticaretde ve ulûm ve fünûn ve sanayide vatanlarına hidemât-ı nâfi`a ibrâz edebilmek üzere ikmâl-i naksıyla hasr-ı mâ hasal gayret ve ikdâm etmekde ve mekâtib-i mezkûre hakkında taraf-ı eşref-i şehriyârîlerinden aled-devâm âsâr-ı inâyet ve iltizâm ibrâz buyurulmaktadır.
Ezmine-i sâbıka ile ahvâl-i hâzırada mazhar oldukları bunca in'âm ve eltâf mezhebdaşlarımızın daima hatır-daşte-i fahr ve mübâhâtları ve bâdî-i şükr ve mahmedetleridir.
Âbâ ve ecdadlarının dûçâr oldukları mezâlim ve ta`addiyâ-tın hitâmını muhtır olan işbu yevm-i mes`ûdda Museviler kulları Sinagoglarında bil-ictimâ` Zat-ı şevket-simât-ı Hazret-i Şehri-yârîleri gibi evsâf ve hasâil-i ber güzîdesi ile kesb-i iştihâr etmiş bir hükümdâr-ı âlîsanin zîr-i cenâh-ı müstelzim'ül-felâh-ı hümâyûnlarinda yaşadıklarından dolayı Cenâb-ı Hakk'a arz-ı teşek-kürât ile beraber tezâyüd-i eyyâm-ı ömür ve ikbâl ve tevâfür-i şükür ve iclâl-i Padişahilerine dua ile tezyîn-i lisân-ı musâdakat ediyorlar.
"Cem`iyyet-i Umûmiyye-i Museviye" ile dünyanın her tarafında mütemekkin Museviler tebe`a-i sâdıka-i Museviye kullarının Memâlik-i Şâhaneye ilticâlarının 400. Sene-i Devriyesi münâsebetiyle bunlar ile müştereken izhâr-ı meserret ve şâdümânî eyledikleri gibi bu vesile-i müteyemmine ile ta`zîmât ve teşek-kürât-ı fâika ve hissiyât-ı sadâkatkârânemizi atebe-i felek-merte-be-i Hazret-i Hilâfetpenâhiye arz ve iblâğa mücâ-seret eder ve temâdî-i eyyâm-ı ömür ve ikbâl-i hümâyûnuyla ahd-i saltanatlarının tevâfür-i ma`mûriyyeti temenniyât-ı sami-manesini ref`-i icâbet-gâh-ı Cenâb-ı Rabb-i Müte`âl eyleriz.
Fransa Hahambaşisı Sadon Kan
Cem`iyyet-i Umûmiyye i Museviye Reisi Gold Schmit
Cem`iyyet-i Umûmiyye i Museviye Reis-i Sânîsi Der Binurh
Diğer Reis-i Sâni Leon
A`zâ Lusin Heş
A`zâ Hartburg Derinburg
A`zâ Levis Landam
A`zâ Gaston Meir;
A`zâ Neter;
A`zâ Şibrimson Honkold
A`zâ S. Rudrig
A`zâ M. Arlangır
A`zâ Ronbahnd Meir"[5].
Cem`iyyet-i Umûmiyye-i Museviye'nin II. Abdülhamid’e Sundukları Teşekkür Mektubu
İkinci Belge: 14 Nisan 1892'de İngiltere'de yaşayan Yahudilerin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'e çektikleri telgraftır. Kısaca muhtevası şöyledir:
"Mâbeyn-i Hümâyûn Ser kitâbet-i celîlesine
İspanya'dan tard olundukdan sonra ecdadlarının Memâlik-i Şahâneye kabullerinin 400. sene-i devriyesi münasebetiyle Me-mâlik-i Mahrûsede sâkin Yahudilerin ibrâz ettikleri nümâyişât-ı sâdıkaneye İngiliz Musevi Cemiyeti dahi iştirâk etmek arzusuyla ahd-i hümâyûn-ı mülûkânede Musevi tebe`a hakkında izhâr buyurulan hissiyât-ı ahrârâneden dolayı hâk-i pây-ı şevket-ihtivây-ı Padişâhîye arzı teşekkürât ve takdîrâta cüret eylediği ma`rûzdur.
Londra 14 Nisan 1892 Mütercimi Sırrı Kulları"[6].
İşte bizim ecdadımız, İslâmiyetten aldıkla yüce ruhla, başta Yahudiler olmak üzere bütün gayr-ı müslimlere böyle davrandıkları halde, bizatihi Yahudiler, böyle iltifat ettikleri Sultân Abdül-hamid'e sonradan hıyânet etmişlerdir. Nitekim hal`ini kendisine haber verenlerden biri de, Emanuel Karasu denilen hahamdır. Hele yıllardır Yahudilerin Filistinli müslüman kardeşlerimize ettikleri, hiç bir zaman unutulmayacaktır. Bütün bu belgeleri, asrımızda insan hakları havariliği yapan, ancak söz konusu müslümanlar olunca yan çizen devletlere, müesseselere ve kalem erbabına ithaf etmek istiyorum. Belki ibret alınır diye ümit ediyorum.
[5] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, YTMV, 61/51; Maalesef bazı isimleri doğru okuyamadığımızın farkındayız.
[6] BOA. YTMV, No: 61/51
Yahudiler mi çok başarılı? Müslümanlar mı çok başarısız? - Paz Şub. 14, 2010 4:34 am
Yahudiler mi çok başarılı? Müslümanlar mı çok başarısız?
Dünyadaki Yahudi nüfusunu toplasanız ancak bir İstanbul ediyor. Kayıtlara geçen dünya üzerindeki toplam Yahudi nüfusu 14 milyon… Bu kadar azlar yani…
Ama o küçük cemaat dünyaya hükmediyor…
En ünlü bilim adamları onlardan;
Albert Einstein, Sigmund Freud, Karl Marx sadece bunlardan bir kaçı…
En en zengin işadamları da yine Yahudi…
George Soros (finansçı), Ropert Murdoch (medya devi), Ralph Lauren (Polo’nun sahibi), Levi Strauss (Levi’s Jeans’ın sahibi), Howard Schultz (Starbuck’s) ve Sergei Brin (Google) bilinen örnekler…
En ünlü ve en etkili politikacılar da Yahudi…
ABD’yi yöneten güç de dahil…
Peki ya Müslüman toplumu…
Dünyadaki müslüman sayısı yaklaşik 1.5 milyar…
Ticaret, bilim, güç söz konusu olduğunda;
Bu büyük kalabalığın ne adı var ne sanı…
Peki neden böyle?
Yahudiler mi çok başarılı?
Yoksa Müslümanlar mı çok başarısız?
Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in ortaya koyduğu rakamlara bir gözatalım… Son 105 yılda Yahudiler 100'ün üstünde BİLİM dalında Nobel ödülü kazandı.
1.4 milyar Müslüman içinden ise bu zamana kadar sadece 3 Nobel ödülü alan bilim adamı çikti.
Sakın bana “Nobel torpili” yapmışlar demeyin!
Zira “bilim” alanındakiler Orhan Pamuk’a verilen ödüle pek benzemez.
Proje, ispat, sonuç gerektirir…
Bu tablo Müslüman ülkelerin bilime sıfır yatırım yaptıklarının göstergesi… Geri kalmışlığın, başarısızlığın temel nedeni de işte bu…
Çağımızda bilime hükmeden, dünyaya hükmediyor…
Sadece Yahudiler değil, Hıristiyan ülkeler ile Müslüman ülkeler arasında da büyük bir uçurum var…
Rakamlara bakalım;
İslam Konferansı Örgütüne üye 57 ülkede kaç tane üniversite var biliyor musunuz? Hepsindeki toplam sayısı 500…
Sadece ABD’deki üniversitesi sayısı ise 5 bin 758…
Eğitim seviyesine gelince…
Hıristiyanlar içinde okuma-yazma oranı yüzde 90…
15 Hıristiyan ülkesinde ise bu oran yüzde 100
Peki müslüman ülkelerde durum ne?
Okur-yazar oranı yüzde 100 olan hiç bir islam ülkesi yok…
En iyi oran ilköğretim düzeyinde, o da yüzde 50…
Üniversiteli oranı ise sadece yüzde 2…
Eğitime bu kadar az önem verilince bilim adamı çikar mı?
Eh, çikmamisda zaten…
Müslüman çogunluga sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı sadece ve sadece 230…
ABD’de sayı 4 bin, Japonya’da ise 5 bin…
Bilime yatırım yapılmadığı gibi üretimde de yoklar.
ABD tek başina 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretiyor… Çin 8 trilyon dolar, Japonya 3.8 trilyon dolar ve Almanya 2.4 trilyon dolarlık üretim yapıyor…
Türkçe [URL="http://www.turkceadult.net"]adult[/URL] Forum: Türkçe adult Forum Porno Sex Adult Forum Türk +18 http://www.turkceadult.net/paylasmak_istediklerimiz/41344-muslumanlar_oku_madi_geri_kaldi.html
Peki müslüman ülkeler ne yapıyor dersiniz?
Petrol zengini Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar’ın toplam üretimi sadece 500 milyar dolar…
Üstelik bu üretimdeki asıl dilimi petrol oluşturuyor.
Petrol dışında üretim neredeyse “sıfır” yani…
Şimdi başta sorduğumuz soruyu şöyle tekrarlayalım.
Yahudi ve Hıristiyanlar mı çok çaliskan?
Müslümanlar mı çok tembel?
(Not: Yazı içinde belirtildiği gibi veriler Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in derlemesidir.)
O(sav), bir yerde şöyle buyuruyor ; '' Ümmetim adına en çok korktuğum şey , Göbek İriliği,Uyku Düşkünlüğü ve Tembelliktir ''
1000 yıl önce ENDÜLÜS'de ki İSLAM MEDENİYETİ gibi BİLİME Önem versek...Kur'an'ın ilk EMRİ '' OKU '' 'yu hakkıyla yerine getirebilsek,bu üzücü tabloyla karşilaşmazdık...
Diaspora Yahudileri Selanik Yahudileri - Paz Şub. 14, 2010 4:32 am
Selanik, Yunanistan’ın kuzey doğusunda bulunan geniş bir Makedonya limanıdır. Coğrafi konumu yüzünden Roma ile Asya kıtası arasındaki en önemli şehir haline gelmiştir. Antik çagda Roma-Asya arasındaki yolun başlangıç noktasını ve limanını Selanik teşkil ediyordu. M.Ö. 315 yılında Makedonya kralı tarafından kurulan kent daha sonra sırasıyla Roma, Bizans, Haçlılar, Yunanistan, Venedik, Osmanlı İmparatorluğu (1430’dan itibaren) ve yeniden Yunanistan’ın (1912’den sonra) idaresi altına girdi
Şehrin en önemli tarihi faktörlerinden biri ise Yahudilerin tam 20 yüzyıl boyunca Selanik’te yaşamış olmasıydı. İsa’nın havarisi St. Paul (M.S. 50) üst üste üç Şabat süresince o dönemin sinagoglarında, kent Yahudilerine söylev vermiş ve yandaş toplama misyonunu gerçekleştirmiştir. İkinci misyonerlik yolculuğunda geçen bu zaman sürecinden sonar Selanikli Yahudilere ve puta tapanlara (pagan)iki önemli mektubunu yazmıştır.
1430 yılında Şehir, Osmanlı idaresine geçince, daha önce burada yaşayan Romaniyot Yahudilerine ek olarak, dış ülkelerden Yahudi göçü önemli ölçüde sıklaştı. Ilk göçmen Yahudi grubu 1470 yılında Almanya’nın Bavaria kentinden geldi. Bu küçük Alman Yahudisi göçmen grubu kısa sürede kendilerine özgü ve ayrı bir Aşkenaz Yahudi cemaati kurdular. 15. ve 16. yüzyılda bu kez, İspanya’dan, Fransa’dan, İtalya ve Portekiz’den dışlanan Yahudi’lerden yeni göç dalgası başladı. Bunlar da kendilerine özgü Sefarad cemaatlerini kurdular ve sinagoglar inşa ettiler.
17. yüzyılın ortalarında Selanikte yaşayan toplam Yahudi sayısı 30.000 kişiydi ve üç cemaat halinde yönetiliyordu. Birleşme, üç başhaham önderliginde oluşturulan iradeyle 1680’de gerçekleşti. Bu üç din adamı yaşamları boyunca başkan olmak üzere, 7 laik cemaat lideri ile birlikte Yahudi cemaat idaresi sistemini oluşturdu.
Yahudi nüfusu genelde üç mahallede ikamet ediyordu. Şehir surlarının yakınında bulunan limanda esas cemaat, Avrupalıların (Frankos) yaşadığı lüks mahalle ve Yunan Yahudilerinin (Romaniyot) mahallesi.
16. ve 17. yüzyılarda Selanik Yahudi cemaati en önemli Talmud ögrenim merkezi olup, devrin en önemli din adamları ile din bilginlerini yetiştirmiştir. Ayrıca Kabala ögretiminde de en üst seviyelere çikmistir. Şehrin tarih sahnesindeki en önemli bölümü yalancı mesih Sabetay Sevi’nin kente ayak basmasıyla başlamıştır. Sevi, önceleri Selanik Yahudi cemaati tarafından çok iyi karşilanmış ve ağırlanmıştı. Fakat ilerleyen günlerde kendini Maşiyah (mesih) olarak ilan edip, kentteki cemaatte kargaşa başlayınca, din adamları, bütün otoritelerini kullanıp onun bu sahte mesih hareketine engel oldular. Onun Selanikten çikartilmasini sağladılar. Fakat ölümünden sonra, Selanik Yahudi cemaatinin bir bölümü onun yaptıklarını aynen taklit ederek Müslümanlığı kabul ettiler. Onlara Türkçe bir terim olan “Dönme” adı verildi.
Sabetay Sevi olaylarından sonraki bu tür gelişmeler, geride kalan cemaatin tamamen kenetlenmesine ve birlik haline olmalarına yol açtı.
Selanik Yahudi cemaati değişik meslek gruplarında büyük başarılar elde etmiş bir topluluktu. Dünyaca ünlü ticari firmalar buğday, kumaş, pamuk, yün ve ipek ihracatı yapardı. Yünlü kumaşlar, giysiler ve yünlü tüm mamuller o dönemin en usta işi malları olup, dünyaca meşhurdu. Yahudiler arasında büyük ölçüde el işi yapan usta zenaatkarlar vardı. Bunlar kuyumculukta, gümüş işlemeciliğinde ve altın işçiliğinde dönemlerinin en önemli ustalarıydı. Limanlardaki tüm taşimacılık ve hamalcılık şirketleri ve hizmetleri onlarındı. Ayrıca ülke içindeki altın madenlerinde çok sayıda Yahudi çalisirdi. Tütün yetiştiriciliği ve imalatında da söz sahibiydiler. 17. yüzyılda Selanik nüfusunun yarıdan çogu Yahudi olduğu için, Yahudi bayramlarında ve her Şabat günü Selanik limanı ve bütün ticari kuruluşlar tatil edilirdi.
1990 yılında Yahudi Cemaati’nin nüfusu 80.000’e ulaşmıştı. 1912 yılında Selanik Osmanlı imparatorluğunun elinden çikip yeniden Yunanlıların idaresine geçince ülkeden başka ülkelere doğru göçler başladı. Göç edenlerin çogu genç Yahudilerdi. Bunlar kutsal topraklara (İsrail), Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’ya göç etmişlerdir. II. Dünya Savaşi’nın başlamasıyla birlikte şehrin Yahudi nüfusu yüzde elli azalmıştı.
9 Nisan 1941 tarihinde, ilk Alman Panzerleri Selanik’e girdi. Naziler şehri ele geçirir geçirmez, ilk olarak Yahudi erkekleri toplayarak çalisma kamplarına gönderdiler. Bu adamların çogu kamplarda sıtma ve açlıktan öldüler. Yahudilerin işyerlerine ve malvarlıklarına el kondu; Nuremberg yasaları uyarınca Yahudi kütüphanelerinin değerli kitapları ile elyazmalarına ve sinagoglardaki değerli objelere el kondu ve Almanya’ya gönderildi. Yüzyıllardır varlığını sürdüren Yahudi mezarlığı, içindeki mezarlarla birlikte asfalt yol haline getirildi. Tüm mezar taşları ise nazi ordularına hizmet edecek binaların inşaatında taş olarak kullanıldı.
1943 yılının başlangıcından itibaren, “nihai çözüm” kararıyla Naziler tüm Avrupa’da uyguladıkları Holokost’u Selanik’te de gerçekleştirdi. 14 Mart-7 Ağustos 1943 döneminde 43.880 Selanik Yahudisi 19 tren konvoyu ile birlikte ölüm kampları olan Auschwitz ve Birkenau kamplarına sevkedilerek yok edildiler. Bunların arasından çok azı kaçarak çevre köylere ve Atina’ya gizlendiler; hayatta kalabildiler. Savaş bittiği vakit Selanik’e geri döndüklerinde evlerinde başkalarının yaşadığını, mallarına el konduğunu ikisi hariç 19 adet sinagogun tamamen yerle bir edildiğini gördüler. Bunlar geriye kalan harabenin içinde, 2000 yıl boyunca yarattıkları cemaatin küllerinden yeni bir hayat başlatmaya cesaret ettiler.
Osmanlıda Musevi Tarihi - Paz Şub. 14, 2010 4:31 am
Orhan Bey, döneminde Bursa'ya gelen Museviler'e çalisma ve yerleşme hürriyetleri dahil bütün hakları en geniş anlamda tanıdı. Museviler birarada yaşamak için "Yahudi Mahallesi" kurdular. Hatta Bursa Musevi cemaati o kadar genişledi ki, burada bir sinagog inşa etme gereğini bile hissettiler. Bunun üzerine Orhan Bey özel bir ferman çikartarak kentte bir sinagogun kruulmasına izin verdi. Bu sinagog Türkiye'nin en eski ve halen ayakta kalan sinagogu ETZ HAYİMdir. Museviler servetlerine göre yılda 10-20-40 dirhem yıllık kişi başina haraç öderlerdi. Bu haraç cemaat başi tarafından toplu olarak yatırılıp ve kişi sayısının doğruluğu yeminle sağlanırdı. Haraç miktarı, aynı zamanda o zamanki Musevi nüfusunu gösterirdi.
I.murat zamanı çok önemli bir dönemdi. Yaşadığı 1360-1389 yılları arasında imparatorluğun temeli atıldı ve ülke çok büyüdü. Bu dönemde Trakya fethedildi. 1365 yılında Edirneye giren Sultan Musevilerce büyük bir sevinç ve çoskuyla karşilandı. Edirne'deki Musevi halkı fakir ve Bizans zulmünden çok çekmis küçük bir cemaatti. Osmanlıların gelmesi onlar için bir kurtuluştu. Hatta yunancadan başka bir dil bilmeyen Edirneli Museviler kendilerine Türkçe'yi ögretmeleri için Bursalı dindaşlarından bazılarını kentlerine getirttiler. Edirne'nın başkent olmasıyla Almanya, Fransa ve İtalya'dan gelen Musevilerle birlikte Balkanların en büyük Musevi Cemaati doğdu. Edirne'deki Hahambaşi hepsinin Hahambaşisı yani tek otoritesi olarak kabul edildi. O zamanlar Edirne'de kurulan ve bir çesit din akademisi anlayışı taşiyan "Yeşiva" , tüm Osmanlı şehirlerine açık bir eğitim merkeziydi. Polonya, Macaristan ve Rusya'dan ögrenciler bile buraya Musevi dini eğitimi almaya geliyorlardı. Bu okul sayesinde Musevileri temsil edecek hahamlar eğitiliyordu.
I.Mehmet döneminde İzmir fethedildi fakat orada yaşayan Musevi'ye rastlanmadı. Fetihten sonra civar kasabalarda yaşayan Musevi topluluklar İzmir'e taşindılar ve bu merkezi din açısından önemli bir merkez haline getirdiler.
İLK İSYAN: Bu devirde şimdiki komünizmi anımsatan "kadın hariç herşey müşterektir" sloganıyla isyan bayrağı açan Kadı Asker Bedrettin'in sağ kolu Museviden dönen Torlak Kemal'di. Cami camii propaganda yapan Kemal, 3000 dervişle birlikte idam edildi.bu devirde Museviler, İslam fikri ve yalantısıyla kaynaştılar. Bununla birlikte, Bizans zulmü altındaki eylemsizlikten sonra, Osmanlı yönetiminin hemen ilk yıllarında bir Musevinin olumlu ya da olumsuz bu denli ciddi ve faal bir rol oynama durumuna gelmiş olması kayda değer bir olaydır.
II.Murad Musevi cemaatına büyük itimat ve yakınlık gösterdi. Padişah gayrimüslümlerden oluşan birlikler kurdu. Bu birlikler arasında Musevilerde bulunuyordu (Gariban Ordusu). Bu birliklere katılmak istemeyenler bir bedel karşilığı ile askerlikten muaf kalabiliyorlardı. Yunan bir tarihçinin dediğine göre (Guerta de la İstoria gazetesindeki bir yazıda) : "Her zaman ve yüzyıllardan beri Türkiye Musevileri savaşlara katıldılar ve Osmanlı devletinin Avrupa'daki savaşlarında başarıya ulaşmaları için çok para harcadılar, zira bu yönetim altında dinlerinin icaplarını rahatlıkla yerine getirebileceklerini ve Musevi oldukları için maruz kalabilecekleri saldırılara karşi Türk devletinin onları koruyacaklarını biliyorlardı."
Musevi Dr. İshak Paşa (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler AMON AİLESİ) Saray Hekimbaşisı oldu. Bu ilk resmi tayin olup, bu itimat bütün imparatorluk süresince devam etti. Padişah ayrıca Sultan İshak Paşa ve ailesini vergiden muaf tutacak bir ferman çikardi. Bundan sonra Musevilerin saray doktorluğu gelenek boyutu kazandı ve birçok Musevi tıp uzamnı Bab-ı Ali'de görev yaptı.
Museviler , Bizans devrinde İstanbul'un Galata semtinde otururulardı. Fetih stratejisinde galata, özellikle deniz kuşatması yönünden önemli bir yer taşiyordu. Bazı tarihçiler, Musevilerin Bizans'ı desteklememeleri için, Fatih Sultan Mehmet'İn kendileriyle gizli bir antlaşma yaptığını ve sonraları bu antlaşmaya dayanarak, Musevilere din ve vicdan hürriyetini sağladığını iddia ederler. Fakat bu özgürlüge rağmen Osmanlılar İstanbul'u aldıktan sonra, II.Mehmet yeni singogların inşaatını yasak etti. Ayrıca mevcut sinagogların imar edilebileceğini ve evlerin sinagoga dönüştürebileceğini ilan etti. Fatih'in Museviler lehinde bir tutum takınmış olmasının asıl nedeni, bu cemaatin Bizans'ın savaşi sırasında takınmış olduğu Türk taraftarı tutum değildir. Ondan önceki Osmanlı hükümdarı gibi Fatih de, musevilerin teknik yeteneklerini küçümsememiş ve yeni imparatorluğun kalifiye eleman ihtiyacını gözden kaçırmamıştır. Bu nedenle kenti alır almaz güvenilir bir milletin yerli Rum unsurlara karşi dengeleyici bir rol oynayacağı düşüncesinden hareketle, Musevileri kente yerleşmeye davet etmiş ve bu amaçla imparatorluk kentlerine tamimler yollayarak, İstanbul'un Musevilere açık olduğunu ilan etmiştir. Hatta Fatih, buraya yerleşecek Musevilere "evler, tarlalar, bağlar.." vaad etmiştir. Bunun üzerine de bir çok Musevi İstanbul'a göç etmiştir. Gariban Ordusunda Museviler, Fatih zamanında da dövüştüler. Translivanya seferinde Samuel Sonsino büyük yararlılık göstererek Raih Capistran'ın kafasını kesen kişidir.
Evliya Çelebi2ye göre de, Edirne'den getirtilen Museviler İstanbul'da, Mahalle-ul Yahudiyyin Edirneviyyin (Edirne Musevileri Mahallesi) kurmuşturlar. Özellikle Hasköy ve Balat'a yerleştiler. Bu göçle gelen Museviler İstanbul'un ticarette gelişmesinde önemli bir rol oynadılar. O zamanlar Saray doktoruysa, Portekiz asıllı Moşe Amon'du (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler AMON AİLESİ). Fetihten birkaç gün sonra, Bizans hahambaşisı Mozi Capsali, Ortodoks patriğiyle birlikte divan üyeligine tayin edildi. Deftertarlığa, Musevi Dr. Hekim Yakup atandı. Yekup Osmanlı devletine bulunduğu hizmetlerden dolayı vergiden muaf edilmiştir. Padişah'ın Boğazkesen'de 1452 yılının dördüncü ayında Rebi ül ahir tarihinde imzalamış olduğu fermanda şöyle demektedir:
"Bu fermanı yazmamın nedeni, biliginlerin şanı ve doktorların tacı, zamanın Galen ve Hipokratı, Musevi doktor Yakub'u ve bütün zürriyetini... benden sonraki sultanların koyacakları dahil bütün vergilerden muaf kılmaktır. Yukarıda zikredilen kişilerden (yakup ve ailesi) belirtilen (vergilerden) talep edenler, Tanrı'nın, meleklerin ve insanların gazabına uğrasın"
Osmanlı Musevileri, Avrupa'da yaşayan dindaşlarıyla kıyaslanmayacak derecede iyi bir hayat yaşiyorladı. Ticaret serbestliğine sahip oldukları gibi, istedikleri şekilde giyiniyorlar ve para harcayabiliyorlardı. İpek elbise giyme yasağı onlar için yoktu. Bu iyi hayatı gören iki mülteci David Caohen ve Kalman, Avrupa'da kötü şartlarda yaşayan dindaşlarının, Osmanlı topraklarına gelmelerini arzuladılar. Onların, ısrarıyla haham İsak Sarfati, Osmanlı İmparatorluğundaki hoşgörü ve iyi hayat şartlarını içeren mektubuyla Alman .musevilerini Osmanlı topraklarına davet etmiştir. Bu davet ile Macaristan, Sırbistan, Bosna, Kırım ve Almanyadan büyük gruplar ekın etti. Gelen bu kişiler çok sofu ve mutaasıptılar. Acaip kıyafetler içind eyaşiyorlardı. Neyse ki zamanla Osmanlı Musevileriyle kaynaştılar.
1450-1490 arası Edirne'de yaşayan Mordehay Comtino "Keter Tora" aslı tevratı tafsir eden ve ortaçağ yazarlarından olup ve şimdiye kadar kimsenin eleştirmediği "Ben Ezra" nın görüşlerinin tartışan bir kitap yayınladı. Mordehay ayrıca İstanbul'un alınmasına şahit olmuş kent liderlerinden biridir. İstanbul'da doğdu, din dışında astronomi ve matematik adında çalismalar yapmıştır.
31 Mart 1492 yılında İspanya Karlı katolik Ferdinand ve Kraliçe İsabele, Musevileri İspanta'dan kovan meşhur fermanı yayınladılar. Kendilerine İspanya'yı terk için, üç ay gibi kısa bir süre tanıdılar. Ayrıcada yanlarına servetlerini almalarını yasakladılar. Museviler dünyasında, İspanya musevileri üstün ırk, ve Hazret-i Davut'un sülalesi kabul ediliyorlardı. Aşkenazlar, kötü koşullara alışıktı. Halbuki seferadlar (İspanya Musevileri) en iyi koşullarda yaşiyor ve üstün mevkileri paylaşiyordu.
Bu nedenle kovuluşları, musevi dünyası için çok büyük bir şok oldu. (Bu olay hatta Beit Ha-Migdash'ın üçüncü defa yıkılışı şeklinde kabul edildi.) 200.000 museviden 90.000'i Sultan II.Beyazıd'a başvurdu. Sultan: " Bu Krala nasıl akıllı ve uslu Fernando diyebiliyorsunuz? Kendi ülkesini yoksullaştırıyor, benimkini zenginleştiriyor." Sözüyle kapılarını büyük bir zevkle Musevilere açtı. Yayınladığı bir ferman ile de gelen Musevilere kötü davrananların idam edileceği belirtildi. Gelen Museviler özellikle İstanbul, Selanik ve Edirne'ye yerleştiler. Küçük bir grup ise Eretz-İsrael'e yani Kudüs ve Sfat'a yerleşti.
1497-1498 yıllarında ise Portekiz musevilerinin göçü başladı. Ancak bu kişiler, servetleriyle gelebildiler ve özellikle Edirne, Selanikl ve İzmir'e cemaatlar kurdular. Gelen bu iki grupta yeni vatanlarında büyük bir zevk ve istikrarla çalistilar.
Aşkenazlar genellikle kendi aralarında yaşayıp, yidişçe konuşuyorladı. Seferatlar ise Hristiyanlarla ticaret yapıyor, çok şik giyiniyor ve müslümanlarla kaynaşiyorlardı. Kovuldukları yere, İspanya'ya kin duyacakları yerde oranın kültürüne devamla bugüne dek konuştukları dili "Ladino"yu korudular. O zaman kurulan sinagoglart geldikleri şehirlerin isimlerini taşiyordu. (Barselon, Cordova, Mayores...)
Yavuz Sultan Selim zamanında fetih doğuya kaydı. 1516 yılında Eretz-İsrael Osmanlı topraklarına katıldı. Bu Museviler için çok büyük bir olaydı çünkü onlar için bir kurtuluştu. Osmanlılardan evvel Mamelüklerin elinde olan İsrael son zamanlarında çok kötü ve bunalımlı yıllar yaşadı. Bedevi ayaklanmaları, dört veba salgınları, çekirge afeti, yer sarsıntıları ülkeyi harabeye çevirmisti. Osmanlıların gelmesiyle özellikle Kudüs ve diğer bütün şehirler canlandılar. Nüfus 300 aileden 2000 aileye çikti. Bu mıntıkalarda bütün para işleri Musevilerce yürütülmeye başladı. Sarrarbaşi, parabasanlar museviler arasından seçildi. O tarihlerde saray doktoru Jozef Amon'du.
Bazı tarihçilere göre Eretz-İsrael toprakları Osmanlılarca daha evvel alınsaydı, İspanyadan göç eden Museviler Edirne ve benzeri yerlere gideceklerine bu topraklara yerleşecek ve İsrael devleti çok daha evvel kurulacaktı. Ayrıca bugünkü nitelik ve büyüklükte bir Arap olayları da olmayabilirdi.
Kanuni Sultan Süleyman İsrael tarihinde önemli bir yere sahiptir. Onun döneminde Kudüs imar edilmiştir. Şehrin surları ünlü Mimar Sinan tarafından restore edilmiş ve şehre su getirilmiştir. Musevi tarhiçileri yaptıklarından dolayı Kanuni'yi Kral Şlomo'ya benzetirlerdi. Kanuni zamanında "Kahyalık" kurulmuştur. Musevi kahyanın görevi, mahalli idarelerden olan şikayeti saraya aktarmaktı.
Amasya'da Peash arifesi bir Rumun kaybolması kan iftirası (Bkz. Osmanlıdaki Musevi olayları) ve büyük olaylara yol açmıştır. Bu olaylar saray tarafından önlemler alınarak , sona ermiştir.
Mısır valisi Ahmet Şaytan Paşa, Kanuni'ye karşi isyan ettiğinde, Mısır sarrafbaşisı Abraham Kastro'ya sultanın resminin paralardan çikarilmasini emretti. Kastro durumu Sultan'a bildirdiğinden Ahmet Şeyta Paşa musevilerden öç almaya karar vererek musevi katliamına hazırlandı. Museviler korkulu günler yaşadılar. Neyse ki, Sultana bağlı kuvvetler, isyanı bastırdılar. Museviler bu kurtuluşlarını uzun yıllar Purum bayramında ayrıca "Purim del Cairo" adı altında kutlandı.
1529 yılında Osmanlı orduları Macaristan!a girdiklerinde, Budapeşte şehrinin anahtarı Kanuni'ye musevi Ben Şelemo tarafından teslim edildi. Bu hareketinden duygulanan Dultan, yayınladığı ferman Ben Şelemo ailesini ve yakınları Alamanesleri vergiden muaf tuttu.
Kanuni devrinde kabul edilen kapitülasyonlar sayesinde museviler çok kalkındı. Dış ülkelerle ve özellikle Fransa ile mal değişimini geliştirdiler. Güvene dayanan ve yabancı lisan gerektiren ticari müşavirlik, tercümanlık gibi meslekler musevilerce yapılıyordu. Musevi hakimler bilgileri ve sır tutmalarıyla yükseldiler.
Museviler arasında Kanuni devrinde tarihe geçmiş iki ünlü kişi: Donna Gracia Mendez ile Don Josef Nasi'dir. (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler NASİ AİLESİ)
Sanatkar bir padişah olan III.Murat zamanında İstanbul'da çok güzel köşkler inşaa edilmiştir. Bu devirde museviler en güzel evlere sahip olmuşlar ve verdikleri aşirı işçilik yüzünden, sultanın azami inşaat işçiliğini tesbit edilmesine sebep olmuşlardır. İktisadi güçlüklerin baş gösterdiği bir sırada, musevi bir kadının 40.000 duka değerinde bir mücevher takıp gezmesi büyük tepki yaratmış sultan hiddet içinde tüm musevilerin ölümünü emretmiştir. Sadrazamın ve musevi Ester Kira'nın (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler ESTER KİRA) etkisiyle valide sultanın ricaları sayesinde emir değiştirilmişse de, musevilerin ipek giysi giymeleri yasaklanmıştı.
16.yüzyıl Osmanlı Musevilerinin en parlak dönemidir. O tarihlerde Osmanlı topraklarını ziyaret eden Romanyalı bir memur hatıra defterine şöyle yazmıştır: "Yahudiler her istedikleri yere seyahat etme ve istedikleri gibi çalisma hürriyetine sahiptiler. Hristiyan ülkelerinin aksine herkes evinde, dükkanında ya da sokakta ticaret yapabilir. İstanbul'da Musevilerin matbaası var. İstedikleri kitabı basarlar. Padişah doktoru Musevidir. Başkasının yanına bile almaz. Museviler, kendi dindaşlarına dilencilik yaptırmıyor. Adamları var evden eve gidip para topluyor ve fakirlerini geçindiriyorlar..."
III.Mehmet döneminde Sadrazam Siyavuş Paşanın doktoru Dr.Benveniste idi. İspanya ile olan ilişkilerde Gabriel Bonaventura tarafından yürütülürdü. 1603-1617 yıllarında tahtta bulunan I.Ahmet'i yakalandığı çiçek hastalığını tedavi eden ve ölümden kurtaran Dr.Natan Eskenazinin eşi Boula İkeatiydi. Doktorun bir reçetesi sayesinde sultanı kurtaran Boula, bu hizmetine karşilık, Karaköy'deki Saint-Benoit manastırı papazları tarafından zorla hristiyan yapılmak istenen musevi çocuklarini sultan emriyle kurtarmıştır.
IV.Murat devrinin en önemli olayı 1633 yılındaki büyük İstanbul yangınıdır. Bu yangında çogu musevi mahalleleri yanmış ve o tarihe değin ayrı cemaatler halinde yaşayan Romaniot ve seferatlar karışmaya ve sinagoglarını birleştirmeye mecbur kalmışlardır. IV.Murat yeniçerilerin musevilere karşi başlattıkları bir kan iftirasını bizzat önlemistir.
IV.Mehmet zamanında Köprülü Mehmet Paşa, musevi Yuda Moiz Berberi'yi Stockholm'e elçi tayin etti. Ruslara karşi Türk-İsveç dostluğunu geliştirmişlerdir.
1660 yılında ikinci bir yangın musevileri tamamen barınaksız bıraktı. Saray bostancıbaşisı musevilere acıyarak, onları Üsküdar'a sultanın bahçelerinde misafir etti. O tarihlerde Avrupa musevilerinin güç şartları devam ediyordu. Devamlı baskılar altında yaşayan museviler sabırsızlıkla Mesih'in geleceği kurtuluş gününü bekliyorlardı. Bu devir Mosianik fikirlerin en güç kazandığı ve sahte Mesih'lerin çiktigi devirdir. Avrupdaki dindaşlarının inim inim inlerken, musevilerin cennetten farksız bir hayat yaşadığı İzmir'de tarihin en büyük sahte Mesih'inin çikmasi hayretler verici bir olaydı. Bunlar Sabetay Sevi (Bkz. Osmanlıdaki Musevi olayları) ve Tavi'dir. Sabetay Sevi olayı sahte peygamber fırtınasının en büyüğüdür.
Yüzyılın son yılı, 1699 da imzalanan Karlofça antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğunun duraklama devri sona erdi ve gerileme devri başladı. Bu antlaşmayı imzalayan Türk heyetinde Dr.İsrail Konian vardı.
Bu asırda yaşayan museviler özellikle ticaret ile meşgul olmuşlardır. Selanik musevileri kumaş için boya imalinde, Bursa musevileriyse kumaşçilıkta çok ilerlemiş ve sivrilmişlerdi. Bunun yanı sıra Osmanlıda banka, sarraflık, tercümanlık, bilirkişilik, doktorluk, eczacılık gibi meslekler musevilerce yapılıyordu. Devlet memuriyetinde ise özellikle gümrüklerde görev yapıyorlardı. Ticaret ile upraşan her şirkette mutalak musevi bir danışman bulunurdu. İşinden çikarilan herhangi bir dindaşinın yerine geçen musevi dininden aforoz ediliyordu.
1730-1773 dönemi, Osmanlı tarihinde musevilere karşi bazı ayrıcalık taşiyan kanunların çikartildigi tek dönemdir. Mesela Yeni Camii etrafında oturmaları, üç kattan yüksek ev inşa etmeleri yasaklanmıştı. 18.yüzyıl edebiyat dahil herşeyde museviler için kötü bir yüzyıl olmuştur. Hiçbir şey yapamıyorlardı.
III.Selim zamanında olan en önemli olay ise Çanakkale savunması için oluşturulan savunma grubuna musevilerin de alınmasıdır.
Sultan II.Mahmut ise " Musevilerin sadece sinagogda musevi olmalarını arzu ederiz. Sinagog dışında aynı siyasal haklara sahip olmalarını, dört kürekli (garimüslimler kayıklarında üç kürekten fazla kullanamazlardı) kayıklarla boğazı geçmlerini isterim." sözleriyle musevilere çok yakınlık göstermiştir.
Yeniçer ocağının 1826 yılında yok edilmesi museviler için kurtuluş olmuştur. Son zamanlarda anarşi yuvasına dönüşen bu ocağın mensupları, musevi mahallelerinde olan çogu yangına sebep olmuşlardır. Ayrıca şantaj yoluyla çok kere haksız menfaatler elde etmişlerdir. Yeniçeriler yüzünden cemaatin saygın üç maliyecisi idam edilmiştir. Acıman, Yehezel Gabay ve Çelebi Behor Kamona yeniçerilerin zorlamasıyla yeniçeri ocağının para işlerini yürütmüşler ve sarrafbaşilıklarını yapmışlardır. Her iç maliyeci zamanlar sarayın içine girerek sarrafbaşilığına yükselmişlerdir. O sıralarda, Babıalide muvcut musevi-ermeni sorunu, Artin Kazas'ın zorlamasıyla iftiraya dönüşmüş ve üç musevi yeniçerilere yardım ettikleri gerekçesiyle idam edildi. Özellikle hayır sever Karmona'nın idamı cemaatte büyük üzüntüye sebep olmuş, uzun yıllar Tişa Be Av'da sinagoglarda ruhuna dualar okunmuştur. Bu olaylardan etkilenen cemaat, uzun yıllar devlet idaresinde görev almaktan kaçınmıştır.
1839 yılında Sultan Abdülmecid batıya açılma olan Tanzimat devrini Gülhane Hattı Şerifi ile başlatıyor ve 1856 yılında Gülhane Hattı Hümayunu ile verdiği hakları teyid ediyordu. Bu iki fermanın okuduğu törenlerde protokolde hahambaşi Moşe Fresko bulunuyordu. Bu fermanlar, musevilere mal ve can güvenliğini, din serbestliğini, vergi eşitliğini, mahalli idarelerde temsil edilmeyi sağlamış, musevi gençlerine askeri okullara girme hakkını vermiş ve bazı halkın kullandığı ve musevileri küçük düşüren lakapları yasaklamıştır. Hatta o kadar ayrıcalıklar verilmiş, dost gibi benimsenmişlerki 1847 yılında Sultan Mecit Kuleli Askeri tıp okulunu ziyaret ettiğinde musevi ögrencilerin yemeklerden dolayı okula gelmediklerini görünce onlar için özel haham nezaretinde kaşerut yemek hazırlattırmış ve Cuma günleri şabat olduğundan onlara okula gelmemelerini özellikle emretmiştir. 1840 yılında Şam ve Rodosta Hristiyanlar büyük çapta kan iftiraları olayları çikartmislardir. Bunun üzerine, sultanı ziyarete gelen frnasız hayırsever Moşe Montefiaori olaya sultanca el koymasını rica etmiştir. Sultan kardeş Sultan Abdülaziz'inde teyidiyle bir ferman yayınlayıp yapılan bu iftiraların halk tarafından inanılmasını buyurmuştur.
Sultanın, batıya kapı açtırdığı bir devirde museviler, rum ve ermenilerin aksine gelişip asra uyacak yerde fanatizme kapılmışlar ve devletteki etkinlikleri diğer azınlıklara kaptırmışlardır. Sultan Abdülaziz zamanında patlak veren fanatizm-aydın veya akrişkomando ihtilafı 1854 yılında Hasköy Peripaşa ilkokulunun açılmasıyla başlamıştır. Fransızca da okutan bu okul fanatik çevrelerce kınanmış, çocuklarimizi hristiyanlaştırıyorlar kampanyasıyla boykot edilmiştir. Batı uygarlığının musevi cemaatine girmesini isteyen Avram de Kamondo Hasköy okulunu desteklemiştir. Bunun üzerine Kamondo, Haham Akriş tarafından aforoz edilmiştir. Kamando nüfusunu kullanarak Hahamı tutuklatmıştır. Bunu duyan 10.00 kadar Akriş taraflı musevi, Hasköy Balat sahillerinden kayıklarla hareket ederek bir Cuma günü, Eyüp Camiisinden namazdan dönen sultanın yolunu kestiler ve kendisinden Akriş'in affını istediler. Böylece Haham Akriş'i serbest bıraktılar. Bu olay ile Osmanlı da yaşayan musevilerin ne kadar birbirlerine bağlı olduklarını ve Saray ayrıcada Padişah üzerindeki etkilerinin ne kadar kuvvetli olduğunu çok iyi bir şekilde görebiliriz.
Sultan cemaatin daha iyi idaresini sağlamak amacıyla 1867 de "Hahamhane Nizamnamesi" ni kaleme aldırdı. Bu nizamnameye göre museviler seksen kişilik bir umumi meclis seçmektedirler. Bu meclisin altmış üyesi musevi mahallelerinde seçilmekte, bu kişilercede yirmi haham atanmaktadır. Hahambaşiysa, Edirne, Bursa, Selanik, Kahire, İskenderun, Bağdat gibi cemaatlerin hahambaşilarının katılmasıyla 120 kişilik bir meclis tarafından seçilmektedir. Bu şekilde seçilen ilk hahambaşi Yakir Geron, devamlı şekilde devlet protokolunda yer almış.
1873 yılında Osmanlı topraklarını ziyaret eden hayırsever musevi Baron de hirş, musevilerin tren ve PTT de memur olarak çalistirilmalarini sultandan rica etmiş ancak musevilerin bu hizmetleri yapabilecek yabancı lisanları bilmedikleri ortaya çikmistir. Bunu gören baron Allianca İsraelite'yi kurmuştur. Bu okullarda yabancı ögretim yapılmış orta seviyeli ögrencilere ise el sanatları dersi verilmiştir.
Abdülhamid Dultan zamanında ABD ile ilişkileri güçlendirmeye başlamıştırlar. Bu güçlendirme için de sırasıyla iki elçi seçilmiştir. Bunlar Oskar Strauss ve Salamon Hirsch'dir. 1892 yılında İspanya musevilerinin, Osmanlı topraklarına gelişlerinin 400. Yıldönümü Pesah bayramında, bütün sinagoglarda kutlanılmıştır. Hahambaşi Moşe Levi Yıldız sarayında yapacağı metni Sultan!a sununca Sultan çok duygulanmıştır.
19.yüzyılın sonunda, Rusya'da, 2.Dünya Savaşindaki nazi katliamı aratmayan bir yahudi katliamı başlamıştır. Rusyadan kaçan musevi göçmenlere Osmanlı İmparatorluğu daha evvel İspanyollara yaptığı gibi kapılarını açmıştır. Bu göçmenler İspanya göçmenlerinden farklı siyonist fikirlerle dolu olduklarından, Türkiye'den transit geçip Eretz-İsrael'e gidip, orada ilk organize tarım ünitelerini kurmuşlardır. Bu göçü başka bir bakış açısıyla ele alırsak, ne kadar kimse fark etmese de İsrael de az da olsa bir devlet kurma teşebbüsüne başlanma Osmanlıların Rus musevilerine kapılarını açmakla sağlanmıştır. Eğer onlar kapılarını açmasalardı Ruslar İsrael'e gidemeyeceklerdi. Rusyadan çikan musevilerin aralarından ufak bir azınlık, Anadolu ve Trakyaya yerleşerek tarım alanında çalismalar yapmışlardır. Birinci aliyayı(Bkz. Sözlük) takiben 1906-1907 yıllarında aralarında Songourion, Ben Tavi, Moşe Sharet gibi liderlerin bulunduğu ikinci göçmen grubu tekrar Türkiye yoluyla Eretz-İsrael'e, kutsal topraklara gitmişlerdir. Osmanlı devleti bu hareketlere hiçbir zaman engel olmamış ve elinden geldiğince yardım etmiştir.
1893 yılında Abdülhamid hahambaşi Moşe Levi'yi Yıldız Sarayına davetle, İmparatorluğun zor durumda olduğunu söyleyerek, musevi gençlerinde orduya katılmalarını istemiştir. Hahambaşi, musevilerin bu şerefli görevi severek yapacaklarını söylemesi üzerine, sultan heyecanla sarayın kendisine ve bütün musevilere daima açık olduğunu bildirmiştir.
1909-1918 sultan Reşat döneminde, balkan savaşinda museviler vatana büyük bağlılık göstermişlerdir. 1912 yılında Edirne'nin işgalinde hahambaşi Haim Becerano Bulgarları kınayan bir konuşma yapmıştır.
Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, ABD'nin yardımını sağmalaması amacıyla hahambaşi Hayim Nahamu'yu Amerika'ya yollamak istmeiş ancak çok parlak bir diplomat olan Nehum, Avrupa da düşmen kuvvetlerince durdurulmuş dolayısıylada tarihi görevini yerine getirememiştir. İstiklal Savaşi süresince museviler, bağlılık göstermişler, özellikle Anadolu cemaatleri kurtuluş kuvvetlerinin yanında yer almışlardır.
2 Şubat 1923 de Mustafa Kemal, Rafael Amado adında bir musevinin sorduğu soruya şöyle bir cevap vermiştir: " Museviler bağlılık göstermişlerdir, istikbalde bizimle beraber mesut yaşayacaklardır." Bu cevap bütün museiv halkını çok memnun etmiş ve 597 yıllık Osmanlı musevilerinin tarihini noktalamıştır.
İslam hukukunda, Hz. Muhammed'in vaaz ettiği DHİMMA kaideleribe uygun olarak müslüman cemaatinde yaşayan musevilerin gösterdikleri sadakate karşilık can ve mal güvenlikleri sağlanmıştır. Bütün Osmanlı tarihi boyunca Osmanlı padişahları bu kaideye hep sadık kalmışlar ve musevi cemaatinin her zaman can ve mal güvenliğini sağlamıştırlar. Bunun dışında musevilere din ve vicdan, ticaret, yerleşme, seyahat özgürlükleri dahil bütün hürriyetlerini tanımışlardır. Devletin bütün tarih boyunca hiç antisemitik bir olay yarattığına rastlanmamıştır. Hristiyan cemaatinin yaratmaya çalistigi olaylar ise her zaman saray ve sultan tarafından engellenmiştir. Ayrıca Avrupa ülkeleri dahil dünyanın her yerindeki ıstırap çeken musevilere kapıları her zaman açık olmuştur.
Buna karşilık musevi tebası her zaman bağlılık göstermiş ve her fırsatta devlete en iyi şekilde hizmet etmiştir. Günümüzde bile Osmanlı da olan bağlılık hala Türkiye-İsrael arasında devam etmektedir. Hiçbir zaman hiç biri birbirine ihanet etmemiştir. Türkler ve Museviler bütün tarih boyunca barış içindeydiler ve ömür boyuncada hep barış içinde olmaları için de dualarımız hiçbir zaman eksik olmayacaktır.



» atetürk MASON DU SABATAIST DI Belgelerle isbati
» Kadir Misiroglu - Lozan 01_18 - Bakis
» MUSTAFA KEMAL ****** ve Gizlenen Gercekler 2/2
» MUSTAFA KEMAL ****** ve Gizlenen Gercekler 1/2
» sabetay v e eş değişme
» Kim bu sebataycılar?
» M. KEMAL Itiraf EDIYOR: EVET BEN MASONUM!
» SABETAYCI LİSTESİ