Yahudiler, masonluk, Mustafa Kemal'in bilinmeyen yönleri, Cumhuriyet

En son konular

» Sabataycı Okullar ve Üniversiteler
Cuma Şub. 26, 2010 2:39 pm tarafından el hakikat

» atetürk MASON DU SABATAIST DI Belgelerle isbati
Cuma Şub. 26, 2010 2:32 pm tarafından el hakikat

» Kadir Misiroglu - Lozan 01_18 - Bakis
Cuma Şub. 26, 2010 2:26 pm tarafından el hakikat

» MUSTAFA KEMAL ****** ve Gizlenen Gercekler 2/2
Cuma Şub. 26, 2010 1:59 pm tarafından el hakikat

» MUSTAFA KEMAL ****** ve Gizlenen Gercekler 1/2
Cuma Şub. 26, 2010 1:58 pm tarafından el hakikat

» sabetay v e eş değişme‏
Cuma Şub. 26, 2010 1:54 pm tarafından el hakikat

» Kim bu sebataycılar?
Ptsi Şub. 15, 2010 9:00 pm tarafından Admin

» M. KEMAL Itiraf EDIYOR: EVET BEN MASONUM!
Ptsi Şub. 15, 2010 8:58 pm tarafından Admin

» SABETAYCI LİSTESİ
Ptsi Şub. 15, 2010 8:57 pm tarafından Admin

Tarıyıcı


    İttihat ve Terakki’nin Kurucularından İbrahim Temo’nun ****** ve İnkılapları Hakkınd

    Paylaş

    bilgece

    Mesaj Sayısı: 31
    Kayıt tarihi: 13/02/10

    İttihat ve Terakki’nin Kurucularından İbrahim Temo’nun ****** ve İnkılapları Hakkınd

    Mesaj  bilgece Bir Paz Şub. 14, 2010 4:40 am

    Doç. Dr. Selma Yel



    1877 - 78 Osmanlı Rus Harbi’nin getirdiği felaketlere bir tepki olarak Sultan II. Abdülhamit, Meclis-i Mebusan’ı kapatarak Kanun-i Esasi’yi yürürlükten kaldırmıştı. Bu durum, meşrutiyet taraftarlarını harekete geçirmiş ve V. Murat’ı yeniden tahta çikarma teşebbüsüne sevketmişti. Bu hareketlerden birincisi Ali Suavi’nin neticesiz Çiragan baskını iken, ikincisi Cleanthi Scalieri - Aziz Bey Komitesi’nin Çiragan’i ele geçirme teşebbüsü idi1. Her iki hadisenin gerisinde mason teşkilatlarının ve İngiltere’nin desteğini hisseden II. Abdülhamit, sıkı bir baskı ve tedhiş politikası takibine başlamıştı2. Fakat, meşrutiyet taraftarlarının giderek sayılarının artması ve bir gizli cemiyet hâlinde teşekkül etmelerini engelleyememişti.

    Osmanlı Devleti, 93 Harbi’nin sonunda Berlin Anlaşması ile Elviye-i Selâse’nin (Kars - Ardahan - Batum) yanı sıra, Sırbistan’ın istiklâlini tanımış; Karadağ, Osmanlı Devletinden kopmuş; Romanya’nın bağımsızlığı kabul edilmişti. En ağır şartlardan birisi de İngiltere’nin, Kıbrıs’a tamamiyle yerleşecek olmasıydı3. Parçalanma süreci daha sonra da devam edecek ve 1885’de Doğu Rumeli de isyan ederek Bulgaristan’la birleşecekti4.

    Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu bu siyasî ve sosyal çöküs sürecinin getirdiği bunalımlar, birçok Türk aydınını yakından etkileyerek çözüm arayışı içine itmişti. Kurtuluş yolu, Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe konması ve meşrutiyetin ilânı olarak görülüyordu. İbrahim Temo da bu düşüncede olan şahsiyetlerden birisiydi. Onun diğerlerinden farkı, sadece düşünmekle kalmayıp icraat aşamasına geçebilecek cesareti gösterebilmesiydi.

    İbrahim Temo, kendi hatıratında teyit ettiği üzere 1865 Martında Manastır’a bağlı Struga’da doğmuştu5. İlk eğitimini Struga’da tamamladıktan sonra, 1884 - 1888 yılları arasında Ahırkapı Tıp İdâdisi ve Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisi’nde ögrenime devam etmiş ve 1888’de Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhane’ye girmişti6. Bu dönemde yavaş yavaş çevresindeki ögrencileri tanımaya gayret sarfederek fikrî yapılarını anlamaya çalisiyordu.

    İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin teşekkülü aynı yıllara rastlamakta olup, muhtelif kaynaklarda da teyit edildiği üzere 1889’da kurulmuş olduğu kabul edilmektedir. Ahmet Bedevi Kuran, “İnkılâp Tarihimiz ve Jön Türkler” adlı eserinde 1892 tarihini vermesine rağmen7, Sina Akşin, İbrahim Temo’nun da hatıratında belirttiği üzere 1889’u vermektedir8. Bu sebeple, doğru olan tarih 1889 olmalıdır. Ayrıca, cemiyetin ilk kuruluşundaki ismi Terakki ve İttihat olup, daha sonradan İttihat ve Terakki şekline dönüşmüştür9.

    Ramsaur’a göre, bu ilk Jön Türk cemiyetinin üzerinde İtalyan Carbonari’nin tesiri bulunmaktadır. Bu kanaat, üyelerin birbirlerini kesir sayılarla ifade etmelerinden oluşmuştur. Kesirler, cemiyetin her hücresine ve hücredeki her üyeye birer sayı verilmek suretiyle elde edilmektedir. Hücre numarası kesirin bölünen sayısını, üye numarası da bölen sayısını meydana getirmektedir “..Örnek olarak, yedinci hücrenin beşinci üyesi 5/7 olarak bilinmekteydi..”. Hareketin kurucusu olan Temo’nun numarası 1/1 olup başkan konumundaydı10.

    Ramsaur’a göre, Temo 1888 yılı yaz tatilinde Arnavutluk’a dönmeden önce yolu üzerindeki Brindisi’de bir süre kalmıştı. Burada ve Napoli’de geçirdiği süre zarfında yakın bir arkadaşiyla Mason Locası’nı ziyaret etmiş ve Carbonari’nin İtalyan tarihindeki rolü ve örgütlenme biçimi hususunda bilgi edinmişti. Benzeri bir teşkilatı vücuda getirmesinde bu ziyaretinin tesiri görülmekteydi11. Temo, hatıralarında böylesi bir hadiseden bahsetmemektedir. Cemiyetin faaliyetleri, kısa bir süre sonra II. Abdülhamit’in kulağına kadar gidecek ve tedbir olarak okul müdürü Ali Saip Paşa görevinden alınacak ve Zeki Paşa göreve getirilecekti12. Cemiyetle alâkalı olanlar da sıkı bir takibe maruz kalarak, bir çogu tutuklanmaya başlayacak ve İbrahim Temo, hürriyetini kaybetme tehlikesi karşisında 1895’te Romanya’ya kaçma yolunu seçecekti13.

    Bu tarihten sonraki dönemde Temo’yu, öncelikle meşrutiyetin yeniden ilânı ve Osmanlı Devleti’ni parçalanmaktan kurtarmak, I. Dünya Harbi’ni müteakip de Arnavutluk’un toprak bütünlüğü için mücadele ederken görürüz.

    Şaşirtıcı olan, Temo’nun hem kendi hatıratında teyit ettiği üzere, hem de muhtelif kaynaklarda görülebileceği gibi14, fikrî yapısı içinde hem Osmanlı-Türk milliyetçiliğini, hem de Arnavutluk aidiyetini ve milliyetçiliğini muhafaza edebilmiş olmasıdır. Hangisinin daha öncelikli öneme sahip olduğu sorusunun cevabı ise açıktır: Elbette ki öncelik Osmanlı-Türk milliyetçiliğidir. Aynı şekilde Diyarbekirli İshak Sükûti ve Arapkirli Abdullah Cevdet’te de ikili bir kimlik görülmektedir15. Fakat, onlardaki öncelikler de Temo’nunki gibidir. Temo, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü savunurken bir taraftan da Arnavut komitelerini fiili olarak desteklemekte, Arnavutlar adına otonomi isteklerini işleyen beyannamelerin hazırlanmasına yardımcı olmakta ve aynı amaçla yapılan kongrelere iştirak etmektedir. Arnavut millî komitelerine yapılan bağışlar içinde en büyüğünün 150 Frank ile Temo’ya ait olduğu görülmektedir16. Fakat bu destek hiçbir zaman, önceleri İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olan Derviş Hima (Maksut İbrahim) gibi, “Arnavut Islah Cemiyeti” kurucuları arasında olacak kadar ileri boyutlu olmamıştır. Hima, açık bir şekilde bağımsız Arnavutluk tezini savunmaya başlamıştır17.

    İbrahim Temo ile gayri Müslim bir Jön Türk arasındaki şu konuşma, bu konuya açıklık getirmektedir: Gayri Müslim Jön Türk’ün, “... bu hafta haritaya baktım. Ağlamamak kabil değil. Çogu gitti azı kaldı. Bu da gidecek an kârib...” şeklindeki sözlerine Temo, şöyle cevap vermektedir: “ O kadar meyus olma. Türkiya zannolduğu kadar çabuk harita-i âlemden silinmez. Avrupa’da ve Afrika’da, sükûti bekası mümkünsüz gibi gözüküyor ise de, Asya’da daha pek çok seneler icra-yı ahkâm edebilir18.

    İbrahim Temo’nun tespitinin ilerleyen günlerde aynı şekilde gerçekleşecek olması ne kadar güçlü bir sezgiye sahip olduğunu göstermektedir. Gerek sezgi gücü açısından, gerekse de milliyetçilik anlayışları açısından Temo ve Mustafa Kemal arasında bazı benzerlikler mevcuttur. Temo, Türk kültürü ve harsıyla yoğrulup kendini Türk hissedenler Türktür, diye düşünürken19, Mustafa Kemal de, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” demektedir20. Tarih boyunca zaferleri, Türk kültürü ve harsı çerçevesinde ittifak yapmış Kürdü, Türkü, Lazı ve Çerkezi birlikte kazandılar, derken de aynı gerçeğe işaret etmektedir21.

    Benzerlikler başka birçok konuda daha mevcuttur. Şerif Mardin de, “Jön Türkler’in Siyasi Fikirleri” adlı eserinde bu hususun üstünde durmaktadır. İttihat ve Terakki tarafından ilk günden itibaren eğitimin ne kadar önemli olduğu, ilerlemenin ancak eğitimle mümkün olacağı vurgulanırken, Mustafa Kemal’in de aynı düşüncede olduğu bilinmektedir22.

    Osmanlı Devletinin bilhassa son yıllarında içinde bulunduğu teokratik yapı, her türlü ilerlemenin önündeki engel gibi görülmekteydi. Gerçekten de, teokratik sistem, “.. devletin gerileme ve çöküs sürecinde tam bir kara taassup haline gelmiş, bu taassup İslâm dininin esas itibariyle liberal olan niteliğini soysuzlaştırarak bir taraftan devlet bünyesini çürütürken, diğer taraftan Türk toplumuna Batı medeniyetini sımsıkı kapayarak, ülkemizi geri bir Orta Çag toplumu hâlinde tutmakta direnmiş; Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş ve çöküsünün baş sorumlusu olmuştur”23 Mustafa Kemal de eğitim ve ögretimin ihmal edilmesi sebebiyle halkın taassubunun arttığı düşüncesindeydi. Hem eğitimin demokratik olması, hem de taassubunun yok edilmesi için laiklik prensibinin uygulanması gerekmekteydi24.

    Temo ve arkadaşları bu hususta düşüncelerini bile açıkça ifade edememektedirler. Sebebi ise Osmanlı Devletinin İslâm devleti kimliğinin yanı sıra hilâfet gücüne de sahip olmasıdır. Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bu sorunların üstesinden gelme gücüne eriştiği için, önce hilâfet kaldırılmış, sonra da laiklik, anayasanın değişmez ve değiştirilemez maddelerinden birisi olarak kabul edilmiştir.

    Eğitimle birlikte Türkçenin yaygınlaştırılması ve taassubun yenilmesi konusunda da Mustafa Kemal ile düşünceleri benzerlik arzetmektedir25. İbrahim Temo bu husustaki düşüncelerini 8 madde ile şöyle ifade etmektedir :

    1. Osmanlı Devleti içinde yaşayan her birey (azınlıklar dahil) 7 yaşindan itibaren zorunlu fakat ücretsiz olan ilköğretime başlayacaktır,

    2. İlkokuldan itibaren, bütün tahsil programları hükûmetin kontrolü ve denetimi altında bulunacaktır,

    3. Dört senelik ilkokul tahsilini tamamlayıp da yerli ufak sanatlara veya tâli mekteplere girmeyen çocuklar, 2 sene daha pratik ders göreceklerdir. Bu pratik dersler, tarım başta olmak üzere sanayi ürünleri üzerine olacaktır,

    4. Azınlıkların bulunduğu köy ve semtlerde çocuk sayısı 40 olanlar için ögleden sonra iki saat kendi dillerinde eğer isterlerse din dersi verilecektir. Ögretmenlerin maaşları ya cemiyetlerce, ya da devlet tarafından ödenecektir,

    5. Ders saatlerinin yarısı Türkçe olmayan yabancı kolejlerin açılmasına izin verilmemelidir,

    6. Türk ilkokullarını bitirmeyen veyahut İlköğretim Programı’na denk derslerden yeterlilik sınavını veremeyenler, Türkiye’nin resmî ve maaşlı hizmetlerine kabul edilmeyeceklerdir,

    7. Osmanlı Devleti bünyesindeki patrik, hahambaşi vb. dinî liderler, eğitim ve ögretim işlerine kesinlikle müdahale edemeyeceklerdir. Gerekli hâllerde Maarif Nezaretince “İsevîler ve Musevîler Genel Müdürlüğü” adıyla iki resmî makam, sırf dinle ilgili programları hükûmete tavsiye edebileceklerdir,

    8. Türkçe Lisanı, mevcut Arap harfleriyle tam manasıyla yazılıp, okunmaya müsait olmadığı için ve aynı zamanda da Türk eserlerini Avrupalılara tanıtmak amacıyla Latin alfabesinin kabulü gerekmektedir. Fakat, öncelikle Latin alfabesinin Türkçeye uygun hâle getirilmesi gerekmektedir26.

    Temo’nun bu önerilerinin büyük kısmının Mustafa Kemal tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışından kısa bir süre sonra 9 Mayıs 1920’de okunan hükûmet programında eğitime verilen önemin bir belirtisi olarak ilerde yapılacak eğitim reformlarından bahsedilmiş, harp sebebiyle o günkü eğitim kurumlarıyla idare olunacağı açıklanarak, eğitim sisteminde hangi ilkelerin dikkate alınacağı belirtilmiştir27.

    Mustafa Kemal’in bu konuya verdiği önemi gösterir diğer bir hadise de, harbin bütün şiddetiyle devam ettiği günlerde Sakarya Muharebesinden kısa bir süre önce 16 Temmuz 1921’de Ankara’da yapılan Maarif Kongresidir28. Bu kongrede, savaş müddetince dahi bütün okulların eğitime devam etmesi kararı alınmıştır. Daha sonra da bu yöndeki çalismalarina devam ederek büyük zaferi müteakip 27 Ekim 1922’de Bursa’da kalabalık bir ögretmen topluluğuna şöyle demektedir: “... Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için sadece bir ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak ve sürdüreceksiniz ve kesinlikle başarılı olacaksınız”29.

    Eğitimde istenilen hedefe ulaşmak için Mustafa Kemal de, Temo gibi harf inkılâbının yapılmasının zaruri olduğunun bilincindeydi. 1 Kasım 1928’de Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında çikarilan 1353 sayılı yasa ile Arap Alfabesi yerine, Latin Alfabesi’nin Türkçe gramere uygulanması ile elde edilen yeni Türk Alfabesi’nin kullanımına geçildi30.

    Temo’nun da önerdigi gibi eğitimde fırsat eşitliği temini amacıyla “Evkaf ve Şeriye Bakanlıkları” lağvedilerek Tevhid-i Tedrisat Kanunu çerçevesinde 3 Mart 1924’te bütün okullar Maarif Bakanlığı’na bağlandı31. Mustafa Kemal bu değişiklikteki amacını şöyle açıklıyordu : “Bir millet efradı ancak bir terbiye görebilir, iki türlü terbiye ile memlekette iki türlü insan yetişir. Bu ise his birliğini, fikir ve dayanışma gayelerini toptan ihlâl eder”32.

    Benzerliklerin olması kadar farklılıkların olması da çok doğaldır. İbrahim Temo ve arkadaşları, devletin kurtuluşu için meşruti bir yapılanmayı yeterli görürken, Mustafa Kemal tamamiyle cumhuriyet idaresini düşünmektedir33. En önemli farklılık ise bütün imkansızlıklar içinde dahi milletin kurtuluşunun, yine milletin azim ve kararıyla olacağı inancında olan Mustafa Kemal’e karşin, İbrahim Temo ve arkadaşlarının halka güvenmemeleridir34. Bu da Türk milletini yeterince tanımadıklarını göstermektedir.

    Mustafa Kemal, plân ve program yaparak hareket ederken, bizzat Temo’nun da itiraf ettiği gibi, İttihatçılar sürekli iktidara gelmenin çabasi içinde olup sonrasını düşünmemişlerdir35. Mustafa Kemal’e baktığımızda ise önce hedefini belirlemiş olduğunu görürüz. Bu hedef, vatanın kurtarılması, milletin istiklâlini kazanmasıdır. Bu hedefe ulaşmak için, kader birliği ettiği arkadaşları ile arasındaki fikrî ayrılıkları, düşünceleri dikkate almamış ve başarıya ulaşmıştır. Mahzar Müfit Kansu, O’nun liderlik vasfı ile ilgili olarak şöyle demektedir : “... Mustafa Kemal Paşa zamanı gelmeden hiçbir şeyin kuvveden fiile geçmesini istemezdi. Her kararın bir zamanı tatbiki olduğuna kaildi ve bu bir prensip idi ki, bizce de bu prensibe tamamen riayet edilmiştir”36.

    İttihatçılar ise başlangıçta aynı hedefe ulaşma amacıyla fikir birliği etmelerine rağmen, II. Abdülhamit’in para ve mansıp vaadlerinin tesiri altında kaldıkları için 1897’den itibaren örgüt dağılmaya başlamıştır37. 15 Ekim 1907’de Paris’te yapılan son kongrede ise tamamiyle bölünerek parçalanmışlardı38.

    1905’te Terakki ve İttihat Cemiyeti yeniden teşekkül ettirilirken, Temo da cemiyetin Köstence Şubesi’ni kurmuştu39. 1908’de II. Meşrutiyet ilân edildikten sonra, Temo İstanbul’a döndüğünde her şeyin değişmiş olduğunu gördü. Cemiyet, artık başkalarının kontrolü altına girmişti. Güç dengeleri oldukça değişmiş, Enver, Talat ve Cemal Paşalar söz sahibi olmuştu. Üstelik mevcut yapının, 1889’da kurulan İttihat ve Terakki ile alâkası olmadığını söylüyorlardı40.

    İttihat ve Terakki tarafından dışlandıktan sonra memleketi Struga’ya dönen İbrahim Temo, 6 Şubat 1909’da Osmanlı Demokrat Fırkası’nı kurdu. Parti kurma gerekçesi, işbaşina gelenlerin, cemiyetin eski programına aykırı olarak davranmaları sonucunda, Türklerin dışındakilerin cemiyetten uzaklaşmalarıdır. Farklı komiteler oluşmaya ve taşrada ve İstanbul’da kulübler açılmaya başlamıştır. Bu dönemde iktidardaki İttihatçılar istibdatçı olarak görülmeye başlanmıştır. İbrahim Temo’nun amacı, ayrılıkçı fikirlere kayma ihtimali artan Türklerin dışındaki grupları, yeniden bir araya toplayabilmektir41.

    Bu gelişmeler İbrahim Temo ile İttihat ve Terakki taraftarlarını karşi karşiya getirmişse de, bu parti ile çalismalari uzun sürmemiş, Osmanlı Demokrat Fırkası 5 Aralık 1911’de Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile birleşmiştir42.

    Romanya’ya dönüşünden sonra Balkan Harbi’nde, Osmanlı Devleti lehine yardım kampanyaları düzenlemiş ve Romen Salibi Ahmeri (Kızılhaçı) ile İstanbul’a gönderilen yardım heyetinin başkanlığını yapmıştır43. Onu daha sonra, I. Dünya Harbi süresince Arnavutluk’un parçalanmaması ve toprak bütünlüğü için mücadele ederken görürüz44. Temo, aynı zamanda bölgedeki Türklerin dinî ve kültürel haklarının korunmasına öncülük etmektedir. 1820 senesinde de Romanya’da senatör olur45.

    Geçen süre zarfında İbrahim Temo artık tamamiyle Türkiye ve Osmanlı Devleti’nden kopmuştur. Hayalindeki büyük ve güçlü Osmanlı Devleti’nin yeniden hayata döndürülmesi mümkün değildir. Anadolu’da yeni bir diriliş söz konusudur. Bu dirilişin mimarı Mustafa Kemal’dir. Kendini her zaman Türk hissetmiş olan İbrahim Temo için de ölümsüz bir lider ve kurtarıcıdır o.

    Temo hatıralarında bu duygularını şöyle ifade etmektedir :

    “Vatanın topraklarına değil, milletin özellikle münevver vatandaşların yüreklerine gömülmeden evvel, ebediyen ve cihanı hayretlere gark eden ******’ümüzün yarattığı idaresi üzerine (******’ü Niçin Severim) ismiyle 1937’de kısa bir risalecik yayınladım ve ismi unutulmayacak şefin fezaili hakkında kalem yürüttüm...”46.

    Bu ifadeden de anlaşilabileceği gibi Temo, kendisini hâlâ Türk ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşi hissetmektedir. Bu duygusunu şu cümlelerden de anlamak mümkündür : “Bütün yüreğimle arzu ettiğim cumhuriyet idaremiz teessüs ettikten sonra, saadeti, şerefi, satveti için çalistigimiz Türkiye’yi seve seve görmek için, ara sıra ziyaretine gittim, epice yerlerini gezdim.”47

    Yine hatıralarında, çocuklarindan bahsederken onları Türk terbiyesinde yetiştirdiğini belirterek, “... Türk İnkılâbını bütün manasıyla mevkiî fiile koyan ******’ümüzün hatıratını son nefsime kadar unutmayacağım...” demektedir48.

    ****** ve İnkılâplarına karşi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşi herhangi birisinin de duyguları bunlara özdes değil midir? Şaşirtıcı olan yoğun ****** hayranlığı ve sevgisine rağmen, İbrahim Temo’nun Türkiye ziyaretlerinden herhangi birinde dahi Mustafa Kemal’le görüşmemiş olmasıdır. Hayranlık ve takdir duyguları o kadar yoğundur ki, bu, Arnavutluk’ta yayınlanmış olan “******’ü Niçin Seviyorum” adlı risalesinde açıkça görülmektedir49.

    Temo’ya göre, ****** yaptığı her şeyi ülkesini daha iyi bir geleceğe götürmek için yapmıştır. ****** adını da bunun için almıştır. Fakat o, Türklerin babası olmadan önce de, kendi ülkesinin büyük ve hakkını veren bir oğluydu. Arnavutların ******’ün kişiliği hakkındaki dikkat ve meraklarının birkaç sebebi vardı :

    Birincisi: ****** tarafından gerçekleştirilmiş olan siyasî ve sosyal inkılâpların mahiyetiydi. Yankısı, bütün dünyada duyulmuştu. Zaten Arnavutluk’ta oksidentialist (cumhuriyetçi) yayınları ve ******’ün tecrübe ve inkılâplarını takip eden insanlar oldukça fazlaydı50. Bunlar, aynı inkılâpların Arnavutluk’ta da yapılmasını istiyordu.

    İkincisi: Arnavutluk’un XX. Asrın 20. 30. yıllarındaki durumuydu51. Bundan dolayı ******’ün ve Türk halkının tecrübesinin, konuşma ve tartışma konusu olmaması mümkün değildi52.

    Arnavutlar’ın, ******’ün şahsına gösterdikleri bu yakınlığın temelinde, geleneksel denebilecek güçlü tarihî bağlarla, asırlarca birlikte yaşamanın getirdiği bir yakınlık söz konusuydu. Galip Kemali Söylemezoğlu bu yakınlığı şu cümlelerle ifade etmektedir: “Arnavutlar, aşağı yukarı beş asır hakimiyetimiz altında kalmış ve Osmanlı tacının giranbaha (çok değerli) bir incisi olarak memleketimizde çok kıymetli evlatlar yetiştirmiştir.”53

    İbrahim Temo, ******’e karşi göstermiş olduğu sevgi ve saygı karşilığında hiçbir şey beklemiyordu. Çünkü, kendisi iyi tanınmış meşhur bir göz doktoru olmasının yanı sıra, sosyal bir çevreye sahip, ekonomik koşulları yüksek olan biriydi. Bu hayranlığın gerisinde, bir zamanlar aynı ülkenin vatandaşi olmaları gerçeği yatıyordu. Temo’nun da cumhuriyetçi ve inkılâpçı olması, bu hayranlığı artırmış olmalıydı. Zaten, Temo’da, “******’ü Niçin Seviyorum” adlı risalesinde, bu sevginin iyi bir analiz sonucunda doğduğunu söylemektedir. Aynı zamanda, ******’ün iç ve dış güçlerle mücadele şartlarını sıraladıktan sonra, (dışarda düşman emperyalistler; içerdeki düşman da gerilik, yobazlık, fakirlik ve eğitimsizlik olmalıdır) inkılâplara devam etmesini tavsiye etmektedir.

    Temo’ya göre hükümdarlar ülkeyi zayıflatmaya başladıkları zaman ****** ortaya çikmisti. Türkiye’nin düşmanları Bosfor hastasını gömmeye hazırlandıkları zaman, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çikmisti. Bu davranışı tesadüfî olmayıp uzun zamandır bunun için plânlar yapıyordu. Temo, ****** uzun mücadele ve dökülen kanlar sonucunda Türkiye’nin kurtarıcısı oldu, buna da herkes şahittir, demekteydi.

    Temo’ya göre, bu uzun savaş sonucunda yeni ve gelişmiş, kendi etnik sınırlarıyla çevrelenmis bir yeni Türkiye ortaya çikmisti. ******, gerçek Türk idealizminin bayrağını kaldırmıştı. Türkiye’nin dış düşmanlarının yanı sıra inkılâp karşitlarına da dava arkadaşlarının desteğiyle karşilık vermişti. Dış düşmanlara ve İtilâf Devletleri’ne karşi kazandığı mücadeleden sonra, büyük politik zafer elde etmiş ve böylece demokratik bir rejim; Türkiye’ye yakışan cumhuriyet idaresini getirmişti. Cahillik ve İslâm fanatikliği karşisında Mustafa Kemal, Türkiye’yi çagdas ülkeler sınıfına sokmak için büyük bir kararlılıkla inkılâplar sürecini başlatmıştı. Çok zorlu şartlar altında hareket ediyordu. Halkı, İslâm dininin sadece giyinişlerinden ve başlarındaki kırmızı şapkadan54 ibaret olmadığına ikna etmek için hayli çaba sarfetmişti..

    Bunlara ilâveten Temo, şöyle soruyordu : ****** niçin sevilmesin ki? O Türk dilini kurtardı, eski alfabe o dile hiç uymuyordu. İlk görünüşte, Türk dilinin alfabesindeki problem sadece filolojik ve bilimsel bir problem olarak tanımlanıyordu. Fakat, gerçekte öyle değildi. Arap alfabesi, Türkçe’ye hiçbir şekilde uymuyordu. Bu sebeple Temo, alfabe değişikliğinin Avrupalıları taklit etmek için yapıldığı iddialarına katılmıyor, yeni alfabenin Türk diline daha iyi uyduğu için kabul edildiğini müdafaa ediyordu.

    Temo, aynı makalede, Mustafa Kemal ve Napoleon Bonaparti arasında da mukayese yapıyordu. Buna göre, Mustafa Kemal çok yüksek ve yıkılamayan, tarihte eşi bulunmayan bir özellige sahipti. Bu yüksek karaktere çok az rastlanabilirdi. Bu karakterin sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da bile eşi bulunmamaktaydı.

    Temo bu mukayesede, öncelikle Mustafa Kemal’in kendi ülkesinin politik kaderine sadık ve dürüst olduğunu, demokratik ideallere bağlı olduğunu ifade ederken, Napoleon’un, aksine demokrasiye ihanet ettiğini belirtmektedir. Napoleon başlangıçta Fransa’nın özgürlügü için savaşacağına ve cumhuriyete sadık kalacağına yemin etmiş olmasına rağmen, sözünü tutmamıştı. Daha sonra da imparatorluğunu ilân ile ihtirasları uğruna binlerce Fransız askerinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştu55.

    “Ama bizim galip ******” diyerek tahliline devam eden Temo, “Bonaparti’den bin kere iyi. Çünkü, o, hiç kimsenin işine karışmadı. Ülkesini düşmanlardan kurtardı, cumhuriyeti kurdu, demokratik bir hükûmet teşkil etti ve verdiği sözleri tuttu. Hiçbir zaman doğru bildiği yoldan şaşmadı. Bizim ******’ün aklından hiçbir zaman imparatorluk istek ve hayalleri geçmedi. Bu gerçek babayı, ülkesine bu kadar sevgi besleyen bu önderi kim istemez ki?” diye sormakta ve yine kendi cevap vererek: “Ben istemeyeyim.” demektedir.

    Temo’nun risalesi yayınlandığı dönemde Arnavutluk’ta büyük yankı yapmıştı. Temo’nun bu hususta birçok bilim adamı ile görüşmeleri olmuştu. Bunlardan birisi olan Türkolog ve Albanolog Karl Sushajm, ilgili risaledeki düşünceler için şöyle yazmıştır : “Sizin ******’le ilgili eserinizi çok beğendim. Özellikle de kamu projesinin yer aldığı bölümü”. K. Sushajm, Temo ile yaptığı görüşmede, Temo’nun görüşlerinden sadece ******-Napoleon kıyaslamasına katılmadığını belirtmektedir56.

    Temo’nun gerek siyasî faaliyetlerine ve gerekse risalesinin geneline bakarak demokrasiye inanmış bir insan portresi çikarmamiz mümkündür. Bu sebeple de Mustafa Kemal’e büyük bir saygı ve sevgi duyması doğaldır. Üstelik, ilk İttihatçılar olarak onların, yapılmasını ancak hayal edebildikleri birçok inkılâbı gerçekleştirerek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur. Temo’nun “bizim ******” diyerek bahsetmesinin altında yatan, Türk kültürüne dayalı Türk vatandaşlığı kimliğine hâlâ bağlı olmasıdır. Yine aynı risaleden anlıyoruz ki, o yıllarda Arnavutluk’ta Türkiye’ye yönelik bir alâka mevcuttur. Bunun sebebi de açıktır: Arnavutluk aydını da, Türkiye’deki inkılâpları yapabilme idealleri içindedir. Bu alâkanın sürekliliğinde Temo’nun da katkıları olduğu muhakkaktır. Temo gibi düşünen Arnavut Cumhuriyetçilerinin mücadelesi devam edecekse de, Türkiye kadar şanslı olamayacaklardır. Çünkü 7 Nisan 1939’da İtalya, Arnavutluk’u işgal edecektir57.


      Forum Saati Ptsi Mayıs 21, 2012 11:30 pm